Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ağustos, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Niyet

Uzat elini cılız çığlıklardan Ben dalgalar nasıl kemirilir iyi bilirim. Göğe serili çatık kaşlardan suya akseden damar nedir onu da. Gözleri uzaklara dalan her genç kızın lanetlediği bitimsiz günler avucumda uyuttuğum serçenin kalbi kadar bana aittir. Ne ölmeyi, ne de yaşamayı isteyen bir lanetli varsa yeryüzünde benim, buna gece vakti yumruklaşan sarhoş kusmukları döndürülen sirk çarkları, kamçılanan Nietzsche atları mübarek Promete, peştemalsiz evreka nidaları şahittir. Çok dizelendi hayallerim şair mısralarında yemin ederim elime şiirin eli değmemiştir. Tırmandığım bütün yamaçlarda, üzerime bir kayanın ızdırabını yükledim. Diz çöktüm, baş eğdim. Sayılmaz kula kulluğum. Niyet etmedim.

Ölüme, kulaç atmaktan başka çare yok.

Yanaşma. Yaklaşma bana. Islaktır tenim, gözün bende uyku tutmaz Çün, vedasız bakışların hışmından geçtim Ölümsüz günlerin ayrımından. Sakallı tabutlardan pembe dudaklar fısıldadı hayatıma: Kaderime nebi nefesinden bir başkaldırı yazılmış benim. Hem de kendi arzumla. Benim ahım, efendisi soluklanırken, ırmaktan bir ağız dolusu su aşıran at kadar heveslidir tutmaya. Parmaklarım, dünyayı hangi ucundan kıracağı bahsinde gayet mütekebbir. Bir tek gün bile razı olmadım ayak ucuyla suya dokunmaya Nankörlüğüm gelirse burdan gelir. İnsanlar ki koyunlarında benden gizli bir yarın taşır; Belki de yalnız bu sebep oldu, şemsiyeleri, güneşe ispiyonlamama Evet, bu sebep oldu onları güneşe küstürüp, yağmura yâr diye sunuşuma. Issız ormanlardan yankılandı ıslığım, kunduzlar dudaklarını ısırırdı Senin adını anacak olsam. Bunu sarı, bunu küskün, bunu yorgun köklerden çıkardım Bezgin çimenlerden. Yanağımda hep bir geçmiş öpücüğünün ıslaklığı Portakal yüklü kervanlarıma, dar sokaklarda uçuşan kuş sarkıntıl...

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin? Sırtında daima varlığını hissettiğin bir el. Yürürken arkana bakmana gerek bırakmayan bir güven hissi. Hissetmekte öylesine dirayetlisin ki içinde en ufak bir tereddüt dahi yok, o elin üzerinde olduğuna dair. Ve fakat, her yüzükoyun yere düştüğünde, seni esvabının ardından tutup yeniden ayağa kaldıran o elin, sırtüstü yere düştüğünde, senden himayesini, merhametini, yardımını çektiğini görmen, hayat boyu seni yalnız bu yıkar. Ötesi yalnız birkaç sarsıntı. Birkaç hayal kırıklığı... Farkındasın. Ya sen o eli çekmesini istedin, ya O senden elini çekti. Üçüncü bir şık mümkün mü? Kendini hayatının hiçbir evresinde bu kadar sahipsiz hissetmedin. Bu kadar terk edilmiş, bu kadar bir başına bırakılmış hissetmedin. Bunu en iyi sen biliyorsun. İyi ama ne oldu? Nasıl oldu da o el çekildi üzerinden. Başkasının başını okşayan, sırtını sıvazlayan o el, senden neden vazgeçti? Tanrım, bir insan kadar yalnızım bu dünyada. Bir kum tanesi kadar savunmasız. Savruldu...

Yalnızlığın getirdiği yalınlık ya da yalın olunduğu zaman ortaya çıkan yalnızlık.

Çölü işaret etmiştin bakmaları için/sonra çöl yumdu sana gözünü her uyandığında seni yeni bir saray beklerdi/ annenin avuçiçlerinde daha önce hiçbir kitapta tasvirleri yapılmamış bir saray kıskandırdı sana bütün güzellikleri/ tutup hasedini şeytanın tulumuna sakladın çoktu ortak yönünüz/ gördü fakat ses etmedi dostuna biliyordun/ en /çok/ sen biliyordun öyle olduğunu Bir düelloya çağırıldın/ hem de yaz hasadında gitmedin. Bulduğun bütün harfleri yediğini bilirim bir kelimelik hakikat için N/e/y/i/n/ v/a/r n/e/y/i/n y/o/k utanmaz bir gece aydınlığında serdin genç bir kızın gözüne Eteklerini toplardı sana doğru gelenler ayakları hep tozlanırdı bir masada tam üç ölüm gördün önce yağmurun sonra kuşların üçüncüyü unuttun/ belki de işine öyle geldi Haininin öptüğü İsa hiç girmedi yazdığın şiirin mısraına Ata binince, bir çift aşk sevinci dört nala koşturmadı seni Yaptığın bütün gergefleri kırdın Bütün ayrılıkları elinle nakışladın Mavi denilince aklına hep yok geldi gök değil, göğe yok demek...