Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

UMUT

Hayat, insanın insana acımadığı cümlelerle yeniden kuruluyor hem de her gün. Sen, eski ilkbaharlardan kalma bir hinlikle yaklaşıyorsun kazaklara Sevmenin bütün kalıplarını taşıdığını bildiğim heyben, ince tırnaklardan bir çerçi alnı sunuyor emeklerime ter diye. Kımıldayan her bir suya, gözünü düşürdüğün bir benim değil, herkesin dilinde. Artık herkes biliyor bir şiir ağırlığındaki bileklerin hangi destana itecek beni. Kaybettiğim yassı gövdeleri nerede hangi dağın hiç çıkılmamış tepelerinde bulacağımı herkes biliyor. Herkes, herkes, herkes. Şimdi çıkıp, yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa. Bunu değil ötekini. Binbir telaşa kapılıp, anlatsam seni. Ortaya yalnız sessizliğim çıkar. Sen yine bulursun bir kulp takmanın yolunu. Kursağımda hevesimin işi ne? Kalacaksa sende kalsın. Yalan yanlış kelimelere bel bağlama. Yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa. Ben ne kadar ıslandıysam sen de o kadar yağmalıydın. Bilindik tüm kiremitler gibi öyle olmadı. Düştüğün yer başım olmadı. Kıvrıla kıv...

Quo Vadis

Dilimiz, hep bir ızdırap ağacı tırmanıyor. Meyveleri, şiire sığmayacak kadar acı. Kara leğenlerde bekletilen yarınlara okşuyor güzelliğimiz. Burnumuzun içinde, isli bir uzaklık gibi sinmiş yıldız köşeleri, Bir isyancıdan arta kalan bütün talan, rehberimiz. Kirli bir tabelaydı ve şöyle yazıyordu: "Sevginiz, hiç olmadığı kadar kinli." Muziplik olsun diye değil sahiden cevap vermiş biri:"Kinimiz, hiç olmadığı kadar sevgili." İsa'dan bu yana yalnız bir kişi sordu nereye gittiğimi.

Niyet

Uzat elini cılız çığlıklardan Ben dalgalar nasıl kemirilir iyi bilirim. Göğe serili çatık kaşlardan suya akseden damar nedir onu da. Gözleri uzaklara dalan her genç kızın lanetlediği bitimsiz günler avucumda uyuttuğum serçenin kalbi kadar bana aittir. Ne ölmeyi, ne de yaşamayı isteyen bir lanetli varsa yeryüzünde benim, buna gece vakti yumruklaşan sarhoş kusmukları döndürülen sirk çarkları, kamçılanan Nietzsche atları mübarek Promete, peştemalsiz evreka nidaları şahittir. Çok dizelendi hayallerim şair mısralarında yemin ederim elime şiirin eli değmemiştir. Tırmandığım bütün yamaçlarda, üzerime bir kayanın ızdırabını yükledim. Diz çöktüm, baş eğdim. Sayılmaz kula kulluğum. Niyet etmedim.

Ölüme, kulaç atmaktan başka çare yok.

Yanaşma. Yaklaşma bana. Islaktır tenim, gözün bende uyku tutmaz Çün, vedasız bakışların hışmından geçtim Ölümsüz günlerin ayrımından. Sakallı tabutlardan pembe dudaklar fısıldadı hayatıma: Kaderime nebi nefesinden bir başkaldırı yazılmış benim. Hem de kendi arzumla. Benim ahım, efendisi soluklanırken, ırmaktan bir ağız dolusu su aşıran at kadar heveslidir tutmaya. Parmaklarım, dünyayı hangi ucundan kıracağı bahsinde gayet mütekebbir. Bir tek gün bile razı olmadım ayak ucuyla suya dokunmaya Nankörlüğüm gelirse burdan gelir. İnsanlar ki koyunlarında benden gizli bir yarın taşır; Belki de yalnız bu sebep oldu, şemsiyeleri, güneşe ispiyonlamama Evet, bu sebep oldu onları güneşe küstürüp, yağmura yâr diye sunuşuma. Issız ormanlardan yankılandı ıslığım, kunduzlar dudaklarını ısırırdı Senin adını anacak olsam. Bunu sarı, bunu küskün, bunu yorgun köklerden çıkardım Bezgin çimenlerden. Yanağımda hep bir geçmiş öpücüğünün ıslaklığı Portakal yüklü kervanlarıma, dar sokaklarda uçuşan kuş sarkıntıl...

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin? Sırtında daima varlığını hissettiğin bir el. Yürürken arkana bakmana gerek bırakmayan bir güven hissi. Hissetmekte öylesine dirayetlisin ki içinde en ufak bir tereddüt dahi yok, o elin üzerinde olduğuna dair. Ve fakat, her yüzükoyun yere düştüğünde, seni esvabının ardından tutup yeniden ayağa kaldıran o elin, sırtüstü yere düştüğünde, senden himayesini, merhametini, yardımını çektiğini görmen, hayat boyu seni yalnız bu yıkar. Ötesi yalnız birkaç sarsıntı. Birkaç hayal kırıklığı... Farkındasın. Ya sen o eli çekmesini istedin, ya O senden elini çekti. Üçüncü bir şık mümkün mü? Kendini hayatının hiçbir evresinde bu kadar sahipsiz hissetmedin. Bu kadar terk edilmiş, bu kadar bir başına bırakılmış hissetmedin. Bunu en iyi sen biliyorsun. İyi ama ne oldu? Nasıl oldu da o el çekildi üzerinden. Başkasının başını okşayan, sırtını sıvazlayan o el, senden neden vazgeçti? Tanrım, bir insan kadar yalnızım bu dünyada. Bir kum tanesi kadar savunmasız. Savruldu...

Yalnızlığın getirdiği yalınlık ya da yalın olunduğu zaman ortaya çıkan yalnızlık.

Çölü işaret etmiştin bakmaları için/sonra çöl yumdu sana gözünü her uyandığında seni yeni bir saray beklerdi/ annenin avuçiçlerinde daha önce hiçbir kitapta tasvirleri yapılmamış bir saray kıskandırdı sana bütün güzellikleri/ tutup hasedini şeytanın tulumuna sakladın çoktu ortak yönünüz/ gördü fakat ses etmedi dostuna biliyordun/ en /çok/ sen biliyordun öyle olduğunu Bir düelloya çağırıldın/ hem de yaz hasadında gitmedin. Bulduğun bütün harfleri yediğini bilirim bir kelimelik hakikat için N/e/y/i/n/ v/a/r n/e/y/i/n y/o/k utanmaz bir gece aydınlığında serdin genç bir kızın gözüne Eteklerini toplardı sana doğru gelenler ayakları hep tozlanırdı bir masada tam üç ölüm gördün önce yağmurun sonra kuşların üçüncüyü unuttun/ belki de işine öyle geldi Haininin öptüğü İsa hiç girmedi yazdığın şiirin mısraına Ata binince, bir çift aşk sevinci dört nala koşturmadı seni Yaptığın bütün gergefleri kırdın Bütün ayrılıkları elinle nakışladın Mavi denilince aklına hep yok geldi gök değil, göğe yok demek...

GEMİ YAPMA DERSLERİ

Ders 2 Gördüğüm en eski ayakkabılar onundu. Tek tek aşındırdı bütün yolları. Nasıl vakur yürünür haklı bir yenilgiye ondan öğrendim. Konuşmaya gittiği her kim olursa olsun, ayakları bir kez olsun sürçmedi. Gölgesi bir kez olsun düşmedi yere, ne ben ne bir başkası o yürürken yetişemezdik ardından. O yürürken ardınca sallanırdı gözlerim, yine de dönüşünden başka hiçbir yürüyüşünü göremedim. O dönünceye kadar merakla beklerdim. Son dönüşünde elinde bir balta, küçük demir çubuklar, ince uzun odunlar yanımda birden belirdi. Baktım. Baktı. Gemi dedi. Anladım. Gitti. Anladım göğün içli içli ağlayacağını, anladım pencerelerin kapanacağını, anladım avucumda biriktirdiğim suyun artık ele avuca sığmayacağını, artık bir su birikintisinde kendimi seyredemeyeceğimi anladım. Yine de gittim ardından. En kurak yeri seçti gemiyi yapmak için. En olmaz parçaları getirdi bir araya, ayaklarıyla onulmaz yaralarına rağmen sıkı sıkı bastı toprağa, gelip geçenlere hiç kulak asmadı. Dediklerini biraz olsun düşün...

GEMİ YAPMA DERSLERİ

DERS 1 Anlattı. Elinde meşaleyle, elinde asayla, elinde sayfalarla, elinde dünle, elinde bugünle, elinde yarınla, bildiği ne varsa anlattı. Bana mısın? demedi hiçbiri. Dayanamadı bir gün. Dilin yorulacağını, kalbin yorulacağını, umudun yorulacağını ilk onda gördüm. Sabır son kuruşuna kadar nasıl harcanırmış, ondan öğrendim.

Ahasuerus

Buz gibi süte okunacak özlü dualar devşirdim senin bakışlarından mülhem yaşlanınca yüzünün benzeyeceği toprağı buldum O toprak ki Ahasuerus dürtmeseydi dertli İsa'yı Yahudi gezinip durmayacaktı üzerinde Oysa ben gözlerinde, karın çiselemeden doğruca su olarak aktığını gördüm. Soğuk işlemezdi sana, kar işlemezdi. Basamak ne anlama gelir hiç bilmedin ömür boyu attığın her adımda doğruca hedefine varırdın sen Açtığın bütün kitapların son sayfasıydı eline geçen Başlamak, hep bir sonla mümkündü sende bu yüzdendi belki, mezar taşlarını yastık yorgan edinmen uyku nedir bilmeden. Rıhtıma yanaşan bir gemi kadar ürkektin bir zamanlar atlattığın onca badireden sonra bu durgun suda sahili yıpratmanın korkusuyla taşıyordu yüreğin. Hepi topu iki kalplik dünyaya sığdırdın çaldığın bütün radyolu şarkıları döktüğün bütün yaprakları ağaç olarak gördün.  Cüz ve kül hep aynıydı senin nazarında. Günah ve sevap aynıydı. İkisini de sahiplenirdin. Bir dağı ilkin gözlerinle tırmanırdın. Bir suya önce eller...

VİCDAN

Bir Van Gogh tablosunda, arkalarda bir yerde, ilk bakışta kimselerin fark edemeyeceği kuytu bir köşeye resmedilmiş gibiyim. Sanki o uçsuz bucaksız sarı tarlalar, gökyüzü nedir herkese öğreten kargalar, güneşten yayılan bütün sıcaklıklar, ben yokmuşum gibi davranıyor. Sekiz yılda sekiz yüzden fazla tablo geçmiş elinin altından ve beni fırçasıyla (eh pek de zahmet çekmeden olsa gerek) bir iki darbeyle nakşetmiş buraya, öylesine.

HUDAYİNABİT

 Hudayinabit…  Bu kelimeyi çok seviyorum. Kendimi hepi topu sığdırdığım iki kelimeden biridir.  Kendi kendine yetişen bitki, kendi kendisini yetiştiren kimse... Hudayinabit.

bilsen ne çok eksildim dağlardan

yarım avuç bir ürkeklikti bakışları omuzları mahcubiyet kokan alnı terli bir isyandı yaftaladı tüm bakışlarımı madun bir kurdele taktım göğsüme kirli giydim alnıma bütün fikirleri yıkanamayacak kadar çıplaktım soyuldu ellerim kınından öylece göğe kalktı

Mennundu kadınlar yanaklarından.

Arasında gezindim umutsuz yarınların kokmasın diye dökülen tuz da kokmuştu karda diz çökenlerin, çarmıha gerilenlerin bilenlerin, nedir karanlıkta yürüyüşü semiz atların suda mumların, toprakta merdivenlerin ateşte gülüşlerin yanmasının sebebini aradım

Kara Kış

kara kıştan arta kalan zamanı sığdır adımlarına, bırak serpilsin yaram buz tutmuş ağaç kovuklarını buğulu gözlerinle sarmala geçsin buz tutmuş suda boğulmadan bütün karları küre sessizce geçsin arabalar küfre denk bakışlarından sussuzca aksın sular gençliğimin ortasından beni yakından sarıp sarmala bir şefkat geçsin, kursağımdan. kara kıştan arta kalan zamanı bana ver helal lokma nedir tatsın dilim aç ölmesin. arta kalmış aşklardan başka serilmemiş göğe aşktan, ölümden ve kardan başka ne varsa bana ver. suların kulakları şimdi kirlidir bir başka akar ölülerin yüreğine. bir dalın en ucuna as körpe bakışlarımı serilmemiş yere aşktan, ölümden ve kardan başka ne varsa bana ver. bırak izler örtsün, kimliğimden arta kalan küskünlüklerimi. bırak izler örtsün. yakından gelip uzağı bulan mesafesiz evlerin, yalnız karabasanından sormasınlar beni. kara kıştan arta kalan zamanı sığdır adımlarına. mevsimler hiç olmasın Annemin gözlerinden başka.

Delikanlı

            İnandı yıldızlara             Herkesin başına gelen onun da geldi.             Tüfeğinin namlusu buz tutmuş             kaburgaları sayılan o gürbüz;             delikanlı, ağzı küfürlü bir askerdi.

Bahar rüzgâr ve çocuk

Tam iki resmin arasında hayatBir gülümseyiştir almış başını gidiyorKısa saçlı çocuğun gözleri siyahSandaletleri burdayım diyor Kareli hırkasıyla onu hayatLüks bir düğüne davet ediyorPancar renkli yalın ayakKoşa koşa icabet ediyor Bilmiyor renk nedirSon on gün Bach’ın gözündekiBedir diyor bedir bedirHalis kulluk bunu gerektirir Saçlarıyla kurulamışlar ayaklarınıYollara onun temiz tırnaklarını değdirmemişlerDökmemişler kuyuya hiçbir artıkDibine baktıkça köle nedirBir daha düşünmüşler Artık ata sarılıp ağlamak faslı bittiAnne aptalım demiyor çocuklarBir balık oltaya müminken bakmayıpMünkire reva görülen süs balıklarınaTav olmuyor çocuklarAğ delik, olta bozukAğız tadı nedir bilmiyor çocuklar Paçaları sıvalıDemek yol yürümüşlerBahçeye sırtı dönükBir bir  dizilmişlerDemek hasat vaktidirElini beline götürürkenGözleri gülen çocukŞimdi neyi ekecek Çorabı var, çorabı yokPantolonu yamalıBakın bahar! diyecekEski resimlerdekiBakın rüzgâr! diyecekEsen rüzgâr ne ki?Hayatın kendisi bir rüzgâr...

O....pu.

            Aristoteles’ in,  Mefafizik ’e başlarken kurduğu ilk cümle şöyledir: “Tüm insanlar doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1] Yemin ederim  Aristo , hiç doymadım. Allah’tan hep ilim sahibi olmayı istedim. Yemin ederim  Aristo  pişman olacağım hiç aklıma gelmedi. Tanpınar’ın günlüklerini okuyorum şu sıralar. Hemen her sayfada altını çizdiğim bir kelime var:  Parasızlık.  Bir yerden sonra daya­namıyor garibim:“Para dünyada kaldıkça namuslu insan bulamazsın. Birisi, baban, anan, deden, de­denin çevresinde veya sen, bir devrinde çok akıllıca namussuz olacaksın. Ta ki bütün öm­rünce namuslu olabilesin. Şimdi Yahya Kemal’i yine hatırladım. “Hamdi” derdi ve sık sık bunu söylerdi. “Hiç olmazsa son zamanlar, temiz kalmanın bir imkânı yoktur.” [2] Şimdiki edebiyatseverlerin elinden düşürmedikleri  Huzur’ un ikinci baskısını görme­den ölmüş. Oğuz Atay’ın  Tutunamayanlar  romanında olduğu gibi. Cemil Meriç’in,  Jurnal ’inin I. cildinde de en çok muzdarip olduğu şey budur.  Parasızlık. B...

Koltukta limon ekşimiş.

 "...Ve herkes kendinin mezarıdır." [1]  İşte böyle söyletiyor  Huzur  romanında Suat'a. Romanda tefekkür nasıl tebellür edermiş herkese gösteren Tanpınar.  Mezar kelimesiyle, ziyaret kelimesi aynı kökten geliyor. Mezar kelimesi  ziyaret edilen yer  demek. Arapça'dan aldığımız her iki kelimeyi de sık sık kullanıyoruz. Bayramdan bayrama mezar ziyaretlerine gidiyoruz mesela! Toprağa biraz su dökmeyi, çeşmeden kendimiz değilde beş litrelik şişeleri ağzına kadar doldurmuş dolaşan küçük bir iki çocuk görmüşsek, ellerine birer lira tutuşturup onlardan almayı da ihmal etmiyoruz. Eh bilenimiz de bir Fâtiha-i Şerîfe'yi çok görmüyor, mevtânın ruhuna.             Benim derdim başka, aklım  Suat 'ın kastettiği mezarda.             Bir dönem olacağına kesinlikle inandırıldığım/inandığım şeyler vardı. Uğruna her bedeli ödemeyi kabul ettim şeyl...

Boğulmadım ama gemiye de alınmadım.

 Rivâyet oldur ki; Nuh Nebî vaktinde kendisine iman eden yaşlı bir kadın vardı. Nuh'a: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" diyen bir ihtiyar... Rivayet bu ya, unutur Nuh Nebî kadına söylemeyi ve kopar tufan... Her yer sular altında... Sular durulduğu vakit yaşlı kadın tekrar gelir Nuh Nebî'ye: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" deyince, Allah'ın Nebî'si şaşırır. Tufan kopmuş ve kadına hiçbir şey olmamıştır. Olan biteni duyan ihtiyar: "Geçen ineğimin ayağı biraz çamurlanmıştı, demek ondanmış." yanıtını verir.  Tufandan sonrada hayatta kalmak. İman böyle bir şey demek. Bir damla su alnına değse, eriyip gidenlerin üstlenecekleri, göğüsleyebilecekleri yük değil. Dağın, taşın kaldıramadığı yük. İman tahtası deniliyor Anadolu'da göğse, tevekkeli değil. Tahtanın kaderi hep bir yükü taşımak. Sandalye olur, masa olur, kalem olur, kâğıt olur... Kâğıt, kalem en ağır yükü üstlenirler ya! bakma sen, göze değer, dişe dokunu...

Senin Sesin.

 Yaktım bütün gemileri  tam on iki bin kişisizimSırtı gökten, gözü yerden  başka bir şey görmeyen bütün karıncaları tepe taklak ettim. Gösterdim neymiş gökyüzü. Yamru yumru yollar yürüdüm. Sallanırdı başım yürürken annemin omzunda. Karar kıldım, haber saldım, Karar saldım, haber kıldım Başka mısrada ara şairlik dediğini  hem Turgenyev, Nekrasov'a: "Şiir, onun dizelerinde bir gece bile kalmamıştır." dediğinde gıkını çıkarma, hem de bana: "Duygu yüklü vagonlara, nedir bunca ray!" diye sitem et. Bırak canının yakasını, ille de cehenneme gitmesin. Söyle şimdi vagonlara, bu omzumdaki yük desin, Raya sığmaz, gövde üstünde baş bırakmaz, yar avutmaz, kuş uçurtmaz; -Senin sesin. -Senin sesin.

Bir ıs/ın bedeli nedir bu üç günlük dünyada?

 Yoluna kurban olduğum. Önce ıs/sızlığı öğrendi. Yoluna kurban olduğum. Önce ıs/sızlığı öğretti. Is/sızlığı, yani sahipsizliği. Is/sızlığı, yani kapısızlığı...                                                                      Bir Nazi Subayı yağmaladıkları köyde karşılaştığı ihtiyarla eğlenmek ister. Bir soru sorar ihtiyara, eğer bilirse canını bağışlayacaktır. ''İhtiyar'' der, ''gözlerimden biri cam, bir diğeri gerçek, hangisi bana aittir bilirsen, canını bağışlayacağım.'' İhtiyar, subayın yüzüne iyice baktıktan sonra verir şöyle verir cevabını ''Sol taraftaki gözün sana ait, sağ taraftaki cam.'' kahkaha atar subay, bilemediğini söyleyerek, alaylı bir şekilde sorar '' İyi ama nasıl fark edemedin hangisinin cam, hangisinin gerçek olduğunu?" ihtiyar bir süre düşündükten sonra cevap verir: ''O daha insan gibi...

Al gülüm kızıl elma, bana yalnız zehri kalsın.

 Elinde, avucunda ne varsa hepsini hüznüne borçlu insan. Hüznüne yani sinesinde biriktirdiği bir yığın acıya.Hüznüne yani göğsünü siper edip her birini karşılayabileceğine inandığı kurşundan ağır cümlelere.Göğsünü lime lime eden yaralara...Yendiklerinden çok yenildiklerine borçlu insan.İnsan hep borçlu ve yalnız acılarından alacaklı bu hayatta.''Al gülüm kızıl elma, bana yalnız zehri kalsın.'' diyor adeta, hüzne dair ne varsa.  Yalpalaya yalpalaya bir yere kadar geliyor insan.''İşte bütün küfü, işte bütün küfrüyle bana kucak açıyor, bilmem kaç kocadan arta kalan dünya.Bakışlarıyla kazurat saçan masal devleri ne kadar masum şu gördüklerimin yanında?'' cümlelerini kurup, şaşkınlığını ve aklına takılan soruları dile getirmeden de duramıyor.  Sahi düştük mü Sartre? Heidegger fırlatıldığımızdan emin.Bir aşk uğruna kuralları çiğneyip, ilelebet kuyuya baş aşağı sarkıtılan sihir mürebbisi melekler; ''Dünya neydi ki içindekiler ne olsun!'' demeye ...

Vakit Geldi

Vakit geldi. Tayyareler piramitlerin tepesinde uçuyor artık Saçı makasla eğri büğrü kırpılmış çocuklar Çağlar açıp çağlar kapattıkları tablolarda görülen Çamurlu suların bulaştığı baldırlarıyla yürüdükleri yollarda yüzü yarım, yüzü sahte, yüzü kevgire dönmüş muzaffer komutanların adlarını sayıklıyorlar Peltek ağızlarıyla. Bir acı dolduruyor, ki güneşimdi başlıyor yakmaya. Sağdan soldan suç devşirip üzerine solgun yüzlü yosmaların günahlı cümlelerine hırpani bakışlar fırlatıyor Tufeylî bir genç. Vakit geldi. Sulacı yüze, göze diş kana göz söz, önce vardı şimdi yok. Şehre şık, şehre köhne şehre yaraşmayan yüzlerle on bozuk paralık insanları dolduruyor köprüler dolduruyor köpekler ağız dolusu havayı ciğerlerine öylece havlıyor akşam ezanını duyar duymaz Vakit geldi. Ve bir çağ daha kapanıyor benim ölümümle. Adımı çocuklar sayıklayacak, gülen yüzleriyle. Kıvırcılayın çayı cala budalanın üstüne Gözler de öyle artık, anlamsız. Soldurmuşlar çiçekleri anlamsız.