Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Temmuz, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

GEMİ YAPMA DERSLERİ

Ders 2 Gördüğüm en eski ayakkabılar onundu. Tek tek aşındırdı bütün yolları. Nasıl vakur yürünür haklı bir yenilgiye ondan öğrendim. Konuşmaya gittiği her kim olursa olsun, ayakları bir kez olsun sürçmedi. Gölgesi bir kez olsun düşmedi yere, ne ben ne bir başkası o yürürken yetişemezdik ardından. O yürürken ardınca sallanırdı gözlerim, yine de dönüşünden başka hiçbir yürüyüşünü göremedim. O dönünceye kadar merakla beklerdim. Son dönüşünde elinde bir balta, küçük demir çubuklar, ince uzun odunlar yanımda birden belirdi. Baktım. Baktı. Gemi dedi. Anladım. Gitti. Anladım göğün içli içli ağlayacağını, anladım pencerelerin kapanacağını, anladım avucumda biriktirdiğim suyun artık ele avuca sığmayacağını, artık bir su birikintisinde kendimi seyredemeyeceğimi anladım. Yine de gittim ardından. En kurak yeri seçti gemiyi yapmak için. En olmaz parçaları getirdi bir araya, ayaklarıyla onulmaz yaralarına rağmen sıkı sıkı bastı toprağa, gelip geçenlere hiç kulak asmadı. Dediklerini biraz olsun düşün...

GEMİ YAPMA DERSLERİ

DERS 1 Anlattı. Elinde meşaleyle, elinde asayla, elinde sayfalarla, elinde dünle, elinde bugünle, elinde yarınla, bildiği ne varsa anlattı. Bana mısın? demedi hiçbiri. Dayanamadı bir gün. Dilin yorulacağını, kalbin yorulacağını, umudun yorulacağını ilk onda gördüm. Sabır son kuruşuna kadar nasıl harcanırmış, ondan öğrendim.

Ahasuerus

Buz gibi süte okunacak özlü dualar devşirdim senin bakışlarından mülhem yaşlanınca yüzünün benzeyeceği toprağı buldum O toprak ki Ahasuerus dürtmeseydi dertli İsa'yı Yahudi gezinip durmayacaktı üzerinde Oysa ben gözlerinde, karın çiselemeden doğruca su olarak aktığını gördüm. Soğuk işlemezdi sana, kar işlemezdi. Basamak ne anlama gelir hiç bilmedin ömür boyu attığın her adımda doğruca hedefine varırdın sen Açtığın bütün kitapların son sayfasıydı eline geçen Başlamak, hep bir sonla mümkündü sende bu yüzdendi belki, mezar taşlarını yastık yorgan edinmen uyku nedir bilmeden. Rıhtıma yanaşan bir gemi kadar ürkektin bir zamanlar atlattığın onca badireden sonra bu durgun suda sahili yıpratmanın korkusuyla taşıyordu yüreğin. Hepi topu iki kalplik dünyaya sığdırdın çaldığın bütün radyolu şarkıları döktüğün bütün yaprakları ağaç olarak gördün.  Cüz ve kül hep aynıydı senin nazarında. Günah ve sevap aynıydı. İkisini de sahiplenirdin. Bir dağı ilkin gözlerinle tırmanırdın. Bir suya önce eller...

VİCDAN

Bir Van Gogh tablosunda, arkalarda bir yerde, ilk bakışta kimselerin fark edemeyeceği kuytu bir köşeye resmedilmiş gibiyim. Sanki o uçsuz bucaksız sarı tarlalar, gökyüzü nedir herkese öğreten kargalar, güneşten yayılan bütün sıcaklıklar, ben yokmuşum gibi davranıyor. Sekiz yılda sekiz yüzden fazla tablo geçmiş elinin altından ve beni fırçasıyla (eh pek de zahmet çekmeden olsa gerek) bir iki darbeyle nakşetmiş buraya, öylesine.

HUDAYİNABİT

 Hudayinabit…  Bu kelimeyi çok seviyorum. Kendimi hepi topu sığdırdığım iki kelimeden biridir.  Kendi kendine yetişen bitki, kendi kendisini yetiştiren kimse... Hudayinabit.

bilsen ne çok eksildim dağlardan

yarım avuç bir ürkeklikti bakışları omuzları mahcubiyet kokan alnı terli bir isyandı yaftaladı tüm bakışlarımı madun bir kurdele taktım göğsüme kirli giydim alnıma bütün fikirleri yıkanamayacak kadar çıplaktım soyuldu ellerim kınından öylece göğe kalktı

Mennundu kadınlar yanaklarından.

Arasında gezindim umutsuz yarınların kokmasın diye dökülen tuz da kokmuştu karda diz çökenlerin, çarmıha gerilenlerin bilenlerin, nedir karanlıkta yürüyüşü semiz atların suda mumların, toprakta merdivenlerin ateşte gülüşlerin yanmasının sebebini aradım