Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Nefes

Sanata dair ne zaman bir şeye denk gelsem o an doğmuş gibi oluyorum. Daha önce yenilmiş bütün meyveler dallardaki yerlerine tekrar konuyor, çürümeye terk edilmiş ne varsa tazeliğini gelip buluyor bir ağacın gövdesinde.  Bütün yaşama sevincim küçük bir çocuğun bütün arkadaşlarından kıskanıp terli avucunda sakladığı bilyeler gibi rengarenk gelip düşüyor alnıma. Bu yüzden diyorum bazen sanatın en mahrem yerlerini insandan hiç gocunmadan sergilediği herhangi bir duyguya sarılıp öylece bir fanusun içinde ilelebet yaşayabilirim.  Aslında demiyor da hissediyor gibiyim.  Ne tuhaf Mevlana'nın neden Türkçe değil de Farsça yazdığını şimdi daha bir özümsüyorum. Yok çünkü insanın içinde doğduğu dilde hissettiklerini hakkıyla anlatabilmesinin bir yolu. Ne tuhaf Âdem'e neden ilkin kelimelerin öğretildiğinin hikmetini iliklerime kadar hissediyorum. Neden önce sözün olduğunu da. Bir şeyi tanımak, onu sınırlandırmaktan geçiyor. Bir eylemi, duyguyu, tutumu... kelimelere hapsetmeden hepsi ha...

İktisat Teorisi

Sanrı ne kadar uzaksa ellerime. Tanrı bir o kadar yakın ellerime. Kıskanç günler sıkıştırdığım heveslerime Ne kadar hüzün ekildiyse Bir o kadar da yutkunma sunuluyor. Şimdi bana yarın yerine sıra sıra dizili ilaç konan ellerime, kendi merhabamla bir güneş ektim. İnsanın insana sırrolmadığını bildim. Kimsenin kimseye kalbolmadığını da. Kaç kere bir aşkı yuhaladınsa o kadar artıyor ellerin. Artıyor ellerin, ellerim ne kadar aşkı yuhaladıysa. İktisat teorilerine, bir madde daha ekliyor ellerim: "Sevmenin artı değeri sevilmemenin eksi değerine denk düşüyor." Ve ben, ellerimde sayılar, kalakalıyorum.  

Unuttuğun Nedir?

Nihayet insan, kendi kadar yer tutuyor hayatta. Çıkılmaz kuyulara en Yusuf gözlerini bıraktın Mansûr. Hayat denen aşa kattığın tat neydi bildin. Yağmurlu bir gün, ıslak yere serilen muşambanın üstüne satılmak için dizilen kölelerden biri değildin, olamazdın da. Satılmak bile bir lütuftu sana. Ah Mansûr anla artık sen satılmadın, atıldın... Yalnız bir gök sunuldu sana. Bütün dünyan boynunun ağrısına dayanabildiğin müddet boyunca o kadardı. Manzaran birkaç nemli taş. Ayağının dibine atılan birkaç öteberi. Eski bir kova, içinde hayallerin unutulduğu. Bak demin ağlarken şimdi gülüyorsun. Bazı duyguların adı yok, bunu en iyi sen biliyorsun... Salınan her bir kovaya sana ait bir şeyler bıraktın. Açlığını, tokluğunu, göz yaşını, tükrüğünü (temiz olduğunu hiçbir zaman iddia etmedin), bazen kovayla birlik çıka gelen ipe astın bütün umudunu yaslandın bütün kuvvetinle boğumlarına, kaydı gitti ellerin, geri düştün suya, boğuldun... Öğrenmeliydin Mansûr, kitaplarda yazmayan acı hakikati; düştünse k...

Sen hiç sahipsiz kalmadın ki Mansûr.

Sen hiç sahipsiz kalmadın ki Mansûr. Şimdi bu kaybolmuşluğun inan bundan. Islanmadan kuruyanlarla aynı yere serilmedi senin yatağın hiç. Sırılsıklam oluşun, titreyişin, düşen her yağmur tanesiyle artan tedirginliğin... Ne kara ne denizdi olduğun yer. Bazen güvenilir bir iki adaya denk geldiysen de onlar da karışıp gitti sulara. Teyemmüm alırım diye eğildiğin toprak çamura, bataklığa dönüştü. Namaz kılmamakta değil belki ama haklıydın abdest almamakta. Sancın var Mansûr... Bir dert sancağı gelip dikilmiş gönlüne. Sancolmuş.  Kirlenmemiş belki gönlünün etrafı gel gör ki birkaç parça kan kurumuş. Kan tutanların hiç bakmadıkları bir yer hâline gelmiş gönlün Mansûr. Kan tutamayanların uğrak yeri olmadığına sevinmişsin. İş bu ya bir kere kanatmışlar gönlünü... ne sargı, ne dikiş, ne bir melhem bulup çıkagelen olmuş. Kendi hâline bırakmamışsan da gücün de yetmemiş bir şeyleri durdurmaya. Sana bütün dertlerini yerle yeksan edecek bir hakikat taşımıyor ellerim. O yükü omuzlayacak bir cüsse ...

Şiir desen de değil. De!

Evin kapısından içeriye girer girmez bir hol. Üstü tahta, ayakları ucuz bordo rengi ayaklarıyla bir masa. Masanın üstünde her akşam yemeğinde iletişimsizlik türküleri söyleyen bir yığın beyazlığıyla tuzluk. Çamaşır makinesinin deterjanlarının üzerinden kazınıp bir daha kullanıldığı soluk mavi duvarlar. Baca yeri hep evin annesinin göz altı torbalarının rengiyle aynı. Siyah mı desem? Acılı siyah mı? Bilmem. Varsa küfürlü bir bilgim, hayatımda gördüğüm en sahipsiz siyahlıktı. Annenin göz altı torbalarıyla rengi aynı. Küfretmek için hiçbir ayıp sözcüğe ihtiyacım olmadı. Sustum. Walkman. İşte kulaklarıma sundukları kocaman bir dünya. Mp5, Mp4. Dünyalar. Hem de kulağımın tam ortasında. Kulağımın tam ortasına kurulmuş bir medeniyet. İmparator benim. Tüm köleler hayallerim. Ellerim. Tuşlarla aynı cüssede parmaklarım.

Metin

Tükeniyorum Mansûr. Tükeniyorsun... İçinde İNSANa umuda dair kalan son harcırah, azlığının sesini duyuruyor sana. İNSAN her şeyden önce İNSANa inanmalıydı. Gel gör ki öyle olmadı. Son inanç kırıntılarını kaybolmamak için döktüğün yolda heba ettin. Az buçuk azığından da oldun, inancından da... Sana muştulu kelimeler taşısın isterdim kuru, çatlak ellerim. Yarını öven, düne söven, sözlüğün en orta yerinde fakat kimsenin görmediği sözcükleri ulaştırsaydı dudaklarım çok isterdim. Gel gör ki öyle olmadı... Bir yazar İNSANa inandıkça var. Yazdıkları büsbütün İNSAN. İnsana musahhar kılınmış tek erdem alçaklık olmamalıydı. Yazıp sildiklerim, yapıp ettiklerim helâk olmamalıydı. Gel gör ki öyle olmadı... Bir metin her şeyden önce anlamak için var. İki İNSANın arasında köprü olmak, iki İNSANı yanyana getirmek, iki İNSANı aynı kelimelerde, hislerde buluşturmak için...  Metin ol! diyoruz birine yüzüne alabildiğine çarpan bir acıya azıcık merhem olsun diye. Metin ol! sağlam dur, devrilme, yıkılma...

Nefes

Köşemdeyim. Hastayım. Yarını bilemememin endişesiyle dolu bir kafayla. Mûsâ gibi diyorum artık: "Katından gelecek her hayra muhtacım."  İnsan imtihanlarıyla birlikte bir şeyleri hissetme imkânını elde ediyor. Peygamberleri anlıyor söz gelişi. Bir zamanlar benimle dertleşen bir arkadaşıma akıl verecek oldum da üç aşağı beş yukarı şöyle söyledim: "Seni anlıyorum. Seninle aynı açıdan bakabiliyorum." Unutulmaz bir ders: "Benimle aynı acıyı çekmeden, aynı açıdan bakamazsın..." haklıydı. 7.01.2022

Nefes

 Bir ayı geçti. Samsunda'yım.  Camide uyumaya ve ders çalışmaya devam. Yüksek lisans savunmasını hangi gün yapacağımı bugün toplanan kurul belirleyecek. John Steinbeck, Cennet'in Doğusu... Şu sıralar okuduğum kitap. The Fountain, uzun bir aradan sonra izlediğim en iyi film. İnsanın düşünmeye çok fazla vaktinin olması zannedildiği kadar iyi mi? Belki, bazen. Halkın arasına karışamamak... işte bütün nimet ve alabildiğine azametli bir şekilde omuzlarıma binen külfet. Edebiyatın insana sağladığı şey daha fazla hissetmek hepsi bu kadar. Hoş geriye de başka pek bir şey kalmıyor. Edebiyat nedir diye sorulsa, "insan olmak sanatı der" ve şöyle devam ederdim: "insanın insanlığı insandan öğrendiği başı ve sonu olmayan bir terbiye sistemi." Ömür'ün ve annemin adıyla kaleme aldığım hikâyenin resim çalışmalarını görüyorum ara ara, hikâyenin bitmiş hâli kafamın içinde bir yerlerde. Hâlâ bitirmedim. Ne yapmam gerektiğine ilişkin en ufak bir fikrim yok. Düzenli bir iş, ş...

Soru-Cevap

Bir kum tanesini kıskandıracak kadar yapayalnızsın Mansûr. O kadar kalabalığın içinde ve o kadar yalnız. Kum tanelerinin nasıl her biri ayrı ayrı ve bitişmek bir kez olsun akla gelmeden duruyorsa o sarı kum yığınları arasında işte sen de tıpkı öylesin. Rüzgâra karşı koyamadığını sen de biliyorsun, rüzgâr da. Karşı koyamadığın herkesçe biliniyor Mansûr. İşaretlerin gösterdiği yere doğru yürüdükçe; yoldan, yolculuktan ve diğer yolculardan şüpheye düşüyorsun. Adımlarından şüpheye düşüyorsun, ayaklarından... Yürümeye takatinin kalmadığını biliyorsun. Biliyorsun Mansûr, insan biraz da adımlarının esiridir. İnsan biraz da esirdir. İnsan biraz da esirliğe esirdir... İşaretler? Yola çıkmaya talip olan herkes önce işaretlerin sahibinin esiridir Mansûr. Önce yol göstericinin. Yolun, yolculuğun, yolcunun değil, yolu işaret edenin esiridir insan. Dönüp dolaşıp aynı yere uğruyor ayakların. Sisifos gibi. Hep aynı yeri arşınlamaktan, hep aynı yeri aşamamaktan, dünyanın bütün gam yükü gelip birikiyor ...

Artık bütün çiçekler aynı

Başının en ağrılı yanını incecik akan bileklerinle kapattın Böyle olsun istemezdin, böyle olsun istemezdi annen Verdiğin bütün sözleri bir sehpada unuttun, bir ilaca sığdırdın bütün ağrılarını Bir sineğin çay banyosunda yitirdiği kanatları taktın. gökyüzü eşeledikçe hepsini maviye boyadı. Öldün, çiçeklere güzellik payesi vermeden. Öldün, artık bütün çiçekler mahrum kokudan Ve öldün, artık bütün çiçekler aynı.