Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bahar rüzgâr ve çocuk

Tam iki resmin arasında hayatBir gülümseyiştir almış başını gidiyorKısa saçlı çocuğun gözleri siyahSandaletleri burdayım diyor Kareli hırkasıyla onu hayatLüks bir düğüne davet ediyorPancar renkli yalın ayakKoşa koşa icabet ediyor Bilmiyor renk nedirSon on gün Bach’ın gözündekiBedir diyor bedir bedirHalis kulluk bunu gerektirir Saçlarıyla kurulamışlar ayaklarınıYollara onun temiz tırnaklarını değdirmemişlerDökmemişler kuyuya hiçbir artıkDibine baktıkça köle nedirBir daha düşünmüşler Artık ata sarılıp ağlamak faslı bittiAnne aptalım demiyor çocuklarBir balık oltaya müminken bakmayıpMünkire reva görülen süs balıklarınaTav olmuyor çocuklarAğ delik, olta bozukAğız tadı nedir bilmiyor çocuklar Paçaları sıvalıDemek yol yürümüşlerBahçeye sırtı dönükBir bir  dizilmişlerDemek hasat vaktidirElini beline götürürkenGözleri gülen çocukŞimdi neyi ekecek Çorabı var, çorabı yokPantolonu yamalıBakın bahar! diyecekEski resimlerdekiBakın rüzgâr! diyecekEsen rüzgâr ne ki?Hayatın kendisi bir rüzgâr...

O....pu.

            Aristoteles’ in,  Mefafizik ’e başlarken kurduğu ilk cümle şöyledir: “Tüm insanlar doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1] Yemin ederim  Aristo , hiç doymadım. Allah’tan hep ilim sahibi olmayı istedim. Yemin ederim  Aristo  pişman olacağım hiç aklıma gelmedi. Tanpınar’ın günlüklerini okuyorum şu sıralar. Hemen her sayfada altını çizdiğim bir kelime var:  Parasızlık.  Bir yerden sonra daya­namıyor garibim:“Para dünyada kaldıkça namuslu insan bulamazsın. Birisi, baban, anan, deden, de­denin çevresinde veya sen, bir devrinde çok akıllıca namussuz olacaksın. Ta ki bütün öm­rünce namuslu olabilesin. Şimdi Yahya Kemal’i yine hatırladım. “Hamdi” derdi ve sık sık bunu söylerdi. “Hiç olmazsa son zamanlar, temiz kalmanın bir imkânı yoktur.” [2] Şimdiki edebiyatseverlerin elinden düşürmedikleri  Huzur’ un ikinci baskısını görme­den ölmüş. Oğuz Atay’ın  Tutunamayanlar  romanında olduğu gibi. Cemil Meriç’in,  Jurnal ’inin I. cildinde de en çok muzdarip olduğu şey budur.  Parasızlık. B...

Koltukta limon ekşimiş.

 "...Ve herkes kendinin mezarıdır." [1]  İşte böyle söyletiyor  Huzur  romanında Suat'a. Romanda tefekkür nasıl tebellür edermiş herkese gösteren Tanpınar.  Mezar kelimesiyle, ziyaret kelimesi aynı kökten geliyor. Mezar kelimesi  ziyaret edilen yer  demek. Arapça'dan aldığımız her iki kelimeyi de sık sık kullanıyoruz. Bayramdan bayrama mezar ziyaretlerine gidiyoruz mesela! Toprağa biraz su dökmeyi, çeşmeden kendimiz değilde beş litrelik şişeleri ağzına kadar doldurmuş dolaşan küçük bir iki çocuk görmüşsek, ellerine birer lira tutuşturup onlardan almayı da ihmal etmiyoruz. Eh bilenimiz de bir Fâtiha-i Şerîfe'yi çok görmüyor, mevtânın ruhuna.             Benim derdim başka, aklım  Suat 'ın kastettiği mezarda.             Bir dönem olacağına kesinlikle inandırıldığım/inandığım şeyler vardı. Uğruna her bedeli ödemeyi kabul ettim şeyl...

Boğulmadım ama gemiye de alınmadım.

 Rivâyet oldur ki; Nuh Nebî vaktinde kendisine iman eden yaşlı bir kadın vardı. Nuh'a: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" diyen bir ihtiyar... Rivayet bu ya, unutur Nuh Nebî kadına söylemeyi ve kopar tufan... Her yer sular altında... Sular durulduğu vakit yaşlı kadın tekrar gelir Nuh Nebî'ye: "Gemiyi bitirdiğinde bana haber vermeyi unutma!" deyince, Allah'ın Nebî'si şaşırır. Tufan kopmuş ve kadına hiçbir şey olmamıştır. Olan biteni duyan ihtiyar: "Geçen ineğimin ayağı biraz çamurlanmıştı, demek ondanmış." yanıtını verir.  Tufandan sonrada hayatta kalmak. İman böyle bir şey demek. Bir damla su alnına değse, eriyip gidenlerin üstlenecekleri, göğüsleyebilecekleri yük değil. Dağın, taşın kaldıramadığı yük. İman tahtası deniliyor Anadolu'da göğse, tevekkeli değil. Tahtanın kaderi hep bir yükü taşımak. Sandalye olur, masa olur, kalem olur, kâğıt olur... Kâğıt, kalem en ağır yükü üstlenirler ya! bakma sen, göze değer, dişe dokunu...