Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ederlezi

ederlezi, yalnız bir bayram olmak yaraşmaz sana bir isyan türküsüdür söylediğin missouri'ye gül atmak aklının ucundan bile geçmez bağıra çağıra çantalar fırlat boğaza ederlezi içleri akıl bulandıran birtakım söylemlerin sığınağı kalsın yapabilirsen ederlezi sıska ayaklı bir kıza yan gözle bakma hızırla ilyas yardımcın olsun bu da bizde bir türküdür gerçi hızır baharı beklemez bir başkası olur gelir hızır bir başkaldırı olur gelir hızır sıska ayaklı kıza da gelir otobüste yer vermekten utanan gence de hızır zürafa sokaktan geçmez ederlezi hızır zürafa sokağı temizleten valiyle oturup da çay içmez hayır ederlezi kimseyi yargılamak bana düşmez ama zürafa sokak yalnızca bir sokak değildir ederlezi bir ülkedir, bir idealdir, bir kandır damardaki bir ülkesindir ki ederlezi gemiden inen kovboy artıkları zürafa sokağından geçmez işte ederlezi o vakit yalnız bir bayram olarak kutlanmaz üstüne üstlük bir de bağımsızlık türküsü olur adın el salla bir aşka ederlezi sevdiğin kız içinde yaşar di...

MESELENİN A ve B'Sİ

İnsan, omzuna aldığı yük kadar yer tutuyor hayatta. Kiminin yükü bel çatırdatıyor, ki­minin yükü tüyden hafif. Herkesin yükü bir diğerine hafif gelirken yine herkesin yükü kendi­sini bir başkasıyla kıyaslamaya başladığı an gözüne iyice ağır geliyor. Herkesin yükü kendine zor geliyor. İnsan, karşılaştığı her zorlukla beraber bir mesele yle karşı karşıya kalıyor. Bu me­seleler çözülmesi gereken bir düğüm olarak görülüyor ilkin, insanın gönül tahtından hâl edil­mesi gereken zorba bir sultana dönüşüyor. Bunlar meselenin istenmeyen, omuzdan derhâl atılmalık bir yük olarak görüldüğü yerler. Bir de mesele gönüllüsü olmak var. Bir şeylerin yü­künü bile isteye almak telâşı… Edebiyat dünyasından (ya da bir edebiyatçının dünyasından) bir örneğe kulak verelim: “Dostoyevski Avrupa’da uzun müddet kalınca karısına şöyle bağır­mıştı: ‘Rusya’ya dönelim. Rusları unutuyorum…’” [1] Dostoyevski’nin Rusya’ya dönmeyi iste­mesinin, (bunun için karısına dahi bağırmasının) dahası Rusları unutmaktan kastının...

Nuh'un Gerisi

Derme çatma bir ev yap diyorsun şimdi Nuh. Nefesim alnımda bir damar olup fikrediyor. Kapısız evler yapıyorum kalmaya. Gören duyan arsız bir ev sahibiyim sanıyor. Kırık dökük nakışlardan ör çatısını diyorsun şimdi Nuh. Oysa yazdığım hiçbir şiir okunmuyor. Geçen bir trenin camından yansıdığım kadarım. Gözlerim bir bilekte saat kadar iz bırakmıyor. Hayır sana haşa nasıl yalancı derim Nuh? Baksana bir deniz saçlarımdan damlıyor. Yalnız duramam bu evde, camları, nasıl desem, bana bir ters bakıyor. Bunun seninle bir ilgisi yok Nuh. İnsan en zor kendi yüreğine konuyor. Biz konanlar konamayanlara bir küfr gibi söyleyince aynı kökten gelen iki kelimeden biri yörük oluyor. Bu evden çıkınca Nuh, beni belki al kuşlar serper göğe, insan bir gagalık yerde olsa huzur istiyor. Beni belki Nuh sen, beni Allah, beni gök, beni yer Nuh, beni saatin geç vakti anlar. Bak Nuh! uyku bir iyi geceler öpücü-- gözlerime ğü. şanslı bir evlilik yapmamış bütün iki yüzlü tanıdıklarımın (l)imanı. annem tekstil işçisi ...

Nefes

 Yine intiharlar... Yine intiharlar... Kabil olsa bu dakika. Neyse. İşsizlik, yalnızlık, gurbet. Somurtmanın gülmeden fazla yer tuttuğu bir hayatı yaşıyorum. Anlaşılmak için ağzımı kime açıp bir harf söylesem cümlemin sonu bitmeden yığınla hazır paket cevabı önüme koyuyorlar. Atay'ın Günlük 'ünün hemen başlarındaydı "Canım insanlar sonunda bana bunu da yaptınız." sözü, günlük tutmaya başlamış biri kendimle konuşacak kadar yalnızım demekten başka bir şey yapmıyor. Anlamıyorlar çünkü. Herkesin acısı karşı taraftan tahammül edilebilir geliyor insana, sırtımda olmayan her yük kuş tüyü bana. Eğilen bel, bükülen omuz benim değilse, herkesin başı diktir sanıyor insan, gözüm ağırlıktan yeri değil de gökyüzünü görüyorsa hava bana hep güzel geliyor... Dışarıda köpekler havlıyor, içimde düşünceler. Sağım solum önüm arkam kitap, 50 sayfa ona 100 sayfa buna, daha birini bitirmeden her gün bir başkasının dünyasına kaçıyorum.  Şükür bu yazıları okuyan eden yok. Ölünce okunur bu yazı...

İSRAF

  İSRAF Saat gecenin ikisi olur olmaz boğazına bütün bir çöl dolardı.   Çocukluğundan şu gençlik yaşına kadar taşıya geldiği vurdumduymaz bir musibetti. Bilirdi. Gövdesinin altında ezildiğinden kan gitmeyen uyuşuk kolunu kaldırır kaldırmaz bir "ah!" Çıktı dilinden. Her zamanki yerinde çıkardığına emin olduğu terliklerine uzattı ayaklarını. Gözlerini uykum kaçar korkusuyla açmaya cesaret edemeden, elleriyle hol duvarlarını            yoklaya yoklaya mutfağa gitti. Bol klorlu çeşme suyunu bir dikişte içti. Çölü vaha etmenin rahatlığıyla doğruca yatağa derken, açmaya üşendiği gözkapaklarını bir ameliyat masası lambası yoklar gibi oldu. Salonun ışığıydı, babaannesi uyuya kalmıştı, söndürmeliydi. Salonda onu bekleyen bir tarafı halıya neredeyse bitişmiş yeşil bir kanepeden başkası olmadı. Koltuğun arkasındaki duvarda dantelle örtülmüş ölüler silsilesine değdi gözü. Boğazına kuru bir eyvah hatırlayışı dolandı. Uyu...