Ana içeriğe atla

Ölüme, kulaç atmaktan başka çare yok.


Yanaşma. Yaklaşma bana.





Islaktır tenim, gözün bende uyku tutmaz





Çün, vedasız bakışların hışmından geçtim





Ölümsüz günlerin ayrımından.





Sakallı tabutlardan pembe dudaklar fısıldadı hayatıma:





Kaderime nebi nefesinden bir başkaldırı yazılmış benim.





Hem de kendi arzumla.





Benim ahım, efendisi soluklanırken, ırmaktan bir ağız dolusu su aşıran at kadar heveslidir tutmaya.





Parmaklarım, dünyayı hangi ucundan kıracağı bahsinde gayet mütekebbir.





Bir tek gün bile razı olmadım ayak ucuyla suya dokunmaya





Nankörlüğüm gelirse burdan gelir.





İnsanlar ki koyunlarında benden gizli bir yarın taşır;





Belki de yalnız bu sebep oldu, şemsiyeleri, güneşe ispiyonlamama





Evet, bu sebep oldu onları güneşe küstürüp, yağmura yâr diye sunuşuma.





Issız ormanlardan yankılandı ıslığım, kunduzlar dudaklarını ısırırdı





Senin adını anacak olsam.





Bunu sarı, bunu küskün, bunu yorgun köklerden çıkardım





Bezgin çimenlerden.





Yanağımda hep bir geçmiş öpücüğünün ıslaklığı





Portakal yüklü kervanlarıma, dar sokaklarda uçuşan kuş sarkıntılığı





sonunda beni de bir harbe kattı.





Üzerime peçeli çatık kaşlar dadanır





yalın ayaklı sütunlar dikkat kesilir ağlamaklığıma





içinden bir zamanlar aşk akmış damarlar kapanır





kuklalar boyanır, testiler yuvarlayan aşçı yamaklarına.





Savaşın yalnız adı kalır; soğumuş bir kadavranın ince tırnaklarında





Bir yakasını tutup da kulağımın, perçinledim kavgalara





Dudağımda uçuklar, korku üfledim tablolara





Küflü paltomu, cebine sakladığım umutsuzluğumla gömdüm toprağa





Mumlar dikildi, adaklar adandı başında





ayakkabılarının topuğuna basarak dinledi sarhoşlar ilahileri





benim adıma okunan.





Yüzlerce, yüzlerce çarpık oturuşlu bacak ve





dağınık saçlı sigara benim için küllendi ateşe direnirken





Şimdi, yaşlı bir yarın tutuyorum avucumda





Böcklin'in kayığında yer kalmamışsa





Ölüme, kulaç atmaktan başka çare yok.






































Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...