Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2021 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

KARICIĞIM

Karıcığım, bu tahterevalliye ikimizden biri fazla. Bilemem ruhumu hangi yüzyılda bıraktım. Çünkülerin seni leylaktarlasında uyutan Anahtara küs deliğinden mi baktın? Karıcığım, ikimizden biri bu aşka fazla. Gözümü bir çift ayakkabıya taktım. Hatimler indirdik birlikte ölülere, Şiş göbeklere tahta bıçak fırlattık. Gömüye sen kayıkla geldin, Ellerinde bozuk paralarla geldin, Gözü oyuk kıza, tarihi serüvenlerle geldin. Karıcığım, bunun bizim dinde yeri yok. İstemezsen kuş vurmayı dedemin çiftesiyle bırak yerde kalsın. Tanzim olsun olmasın padişahın fermaniyle Fistanlı füsun, günahlı kuyu, üç talakta boşamışlar uykuyu. Sabah olmamış, tam onyıllarca. Karıcığım, bunların hepsi saçmalık; Yaşlanalım ellice.

Nefes

Krzysztof Kieślowski'nin, Dekalog serisine başladım bugün. Ne kadar geç kaldığım bir yönetmen! Karşılaştığı her güzel şeyde bunca vakit o 'şey'den mahrum oluşu hüznü de çöküyor insanın sinesine. Bir uykudadır ve ölünce uyanır insan. Hayat rüya görmekle mi yoksa bir kâbusun içinde mi geçecek? Düşün dur... 21.04.2021.

Çevrili Sırt.

Herkesin gözünü diktiği yere sırt çevirmene şükredilecek bir tavır olarak baktığında, eline tutuşturulan sahteliklerin asıl nimetlerin yerine konulmuş yalancı gramofonlar olduğunu göreceksin. Bir şarkının gidişatına asla müdahale edemeyen gramofonlar. Oysa sırtın hep başka şarkıları söyler. İhaneti, küslüğü, gitmeyi, reddetmeyi konu edinen şarkılardır bunlar. Bir şeylere sırt dönmek her zaman soylu bir erdemi barındırır içinde. Oysa yüzünü dönmek, gelip kucağına konacak bir yığın günlere gebedir. Belki sırf bu sebeple başı dertte olanlar yarının bilinmezliğine yüzlerini çevirmek yerine geçmişe gitmek için bir yığın anıyı biriktirir zihninde ve gerisingeri döner. Yarına sırt çevirir. Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Anıların bir nimet olduğunu. Karşılaştığımız bütün külfetlere karşılık içine girip sığındığımız bir çeşit muska olduğuna inanıyorum; anıların. Eskilerden bahis açan herkesin, bugünle ne yaparsa yapsın temas etme gücü bulamadığına, yarından konuşmanın budalalık, geçmişten konu...

Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız.

Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Ona artık kimi sevdiği sorulmaz. Haşin baş dönmelerin günahı yüklenmez avucunda biriktirdiği keşkelere. Yüzünün hangi günün güneşine hasretle güldüğü sorusu, göğsündeki boşluğu hangi sesin doldurduğu sorusunu gücendirir. Gücenmek, saçlarını lekeler bir kızın. İnsanlıktan çıkmanın netameli bir suç olduğu, bir kızın derli toplu saçlarına küsmesinden çıkarılamaz diyenler, bir kızın gözünü hangi kayboluşlara diktiğinden habersiz ömür tüketir ellerde. Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Bir tek buğulu cama daha takatinin kalmadığının resmidir yapıp ettikleri. Anlamsız gülüşmeler, tıkız iç çekmeler, dantel dolu çekmeceler. Anlamsız bir koşudur artık kızın üstündeki fistanda güller yeşertmesi, Duvardaki saatin bozuk olduğunun farkına varmamışsa, Saçlarını okşuyorsa eğer bir kız, Dudakları hisli şarkıları öpüyorsa, süt sağılan bütün bakraçların kulpları bilir hangi vaktin süte renk vermediğini. Yutkunan bir boğazın, hangi buluta sırnaşarak gölgelerde ihanetler t...

Ben yalnız bunun için seveceğim seni.

Sözlerin bazen hiçbir anlama gelmiyor, Sırf bu sebeple bir Çinli hayat boyu kıskanmayacak ellerini. Ben yalnız bunun için seveceğim seni. Güneşin tenime değdiğini, kayanın tuza doyduğunu, denizin gündüz aya küstüğünü, Annemin tam on beş yılına ağladığını, rahiplerin günah silme yeteneklerini Yahudilerin bencilliklerini anlamayacağım. Canımın yanışı, var olan bir şeyi daha anlamanın sıkıntısıyla eş değer. Doruklarda durulmadan yutkunmayacağım hiçbir düzlükte, hiçbir sözlükte ne demek istemişsindir diye dolanmayacak gözlerim. Ben yalnız bunun için seveceğim seni. Fötr şapkanın asılmakla değil, emekliliği çağrıştırdığı vakitlerde yaşamak, bir boş ev çatırtısı kadar meşgul etmeyecek zihnimi. Taze tenlerin tutuşturulduğu buruşuk ve bereketli yaşlılığın okuduğu selâ, yardım etmeyecek zihnimde taşıdığım küslüklere bir ad koymaya. Hayır, yatakta çatlak bir topuğa bakıp ağladığımı hatırlayarak kıvrandığıma dair bir and içme çıkmayacak dilimden. Hislerimi, bir başka muzdaribin koynunda buna benz...

TEKBAŞINALIK

Kuşku duymak, olan bitene kuşkuyla yaklaşmak, kuşkulu bakışlar fırlatmak anlam verilemeyen her şeye. Kuşkulu… Yani kuş kadar ürkek. Kuşkulu yani daha fazla dökeceği gözyaşı olmadığına, sinesinde taşıyacabileceği bir kedere daha yer kalmadığına inanan insan. Büyük mütefekkirlerin, şairlerin, filozofların câlib-i dikkat bir yönü vardır ki şudur; insanları değil ''insanlığı'' severler. Var olanı değil var olması gerektiğine inandıklarını, daima var kalacağına inandıklarını...  Pratikten, teoriye kaçarak yaparlar bunu. Pratikten yani gerçekten kaçarak. Rüyalarda uyanık olduklarına kendilerini inandırarak. Rüyalarla bu iş olmaz denilebilir mi? Peygamberlerin rüyaları vahiyken, müslim olsun gayr-ı müslim olsun her insana rüyada ilham gelirken rüyalara kaçanlara kötü gözle bakılabilir mi? Dünya ticarethânesinden (ç)alınan bu kaçışın yok mudur bir bedeli? Çok az insana nasiptir bu bedeli ödemek. Tarih boyu bu hep böyle olmuştur. Ödemeleri gereken bedel; tekbaşınalıktır. Tekbaşı...

BASILACAK TOPRAKLARI OLMAYANLAR AYAĞI NEYLESİN?

Felsefenin, en temel soruları çocuk(su) sorular(ı)dır. İçerisinde kendini birden bire bulduğu bu tuhaf dünyayı öğrenebilmek adına; gözünün gördüğü, kulağının duyduğu, elinin dokunduğu, ayağının bastığı, dilinin tattığı şeylere bir anlam yüklemeye çalışan çocuğun sorduğu sorular, filozofluk makamının asırlardır koltuğu sarsılmaz üyelerinin kılıç kalkan kuşanır gibi kuşandıkları sorulardır. Niçin kılıç kalkana benzetiyorum bu soruları? Kocamış, ak sakallı, ayaklarında sandaletleriyle tasvir edilen büyük bilgeler ne yapacaktı kılıç ve kalkanı? Kılıç yapım aşamasındayken ustanın suyunu nerelerde, ne kadar kullandığını ballandıra ballandıra anlatması, kalkanın gergedan derisi yahut fil derisi olduğunu bilerek ellerine alıp, vücutlarının ekseriyetini saklamaları gerektiğini iyice bellemeleri ne kazandıracaktı onlara?  İlk filozofların hemen hepsi denize kıyısı olan bölgelerden çıkmıştır. Ticaretin yapıldığı bu vesileyle diğer pek çok kültüre, inanca sahip insanların bir araya geldikleri ...

Nefes

Batu cephesinde yeni bir şey yok. On İki Maymun'u izledik bugün. Kurgu içinde kurgu. Çok güzeldi. İnsanın olmak istediğiyle, olduğu arasındaki uçurum... Keşke bu kadar uzak olmasaydım. Çevremdekilerin dertsizlikten, en ufak meseleleri aşılması zor dağlar gibi görmeleri bunu da büyük bir girdabın içindeymiş gibi anlatmaları gitgide tuhafıma gitmeye başladı. Oysa dertten ölüp gebersem, bir cümle kuramam kimseye. Bilmem bu suskunluk hangi bulutun üstünden yelken açıp yolunu şaşırdığının ayırdına varmadan bana toslayan kuştan kaldı. Birden epeyce şedit ve yüzsüz bir boşluk duygusu gelip çöküyor göğsüme. Git diye kovsam, gidecek yeri yokmuş da bana sığınmış gibi acayip bir melet. Sanatçıların psikolojileriyle ilgili çok ciddi sıkıntıları olduğuna dair kanaatim kemale erdi. Kendi sıkıntılarını farkında olarak ya da olmayarak diğer insanlara da bulaştıran, bunalımlı insan topluluğu... Hem iyi ki varlar hem de keşke olmasaydılar denilenler. Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Gonçarov'u...

HER ŞEY İNSAN OL DİYE

 O ki bu yolda gitmeye kararlısın. Gözlerin ne kadar bakarsa baksın Sâmiri'yi Tûr'dan dönene kadar fark edemeyeceksin.  Hayat hep geç kalmışlıktan ibaret. İnsan ayı da yıldızları da geç olunca, her yer kararınca görüyor, gecolunca, gece olunca... Günün bütün aydınlığını kaçırdığını gökyüzündeki beyazlara bakarak fark ediyor. Yarın diyor yeni bir gün aydınlığı daha var... Yarın... Oysa; ‘'Suyun suya benzemesinden daha çok geçmiş, geleceğe ve  hâle benzer.'' [1] diyor İbn Haldun, Mukaddime isimli eserinde. İbn Haldun elbette bu sözü toplumların gidişatı hakkında söylüyor. İş bu ya bu görüşü insan tekinin duygu durumuna indirecek olsak şu anlama geleceğinden hiç şüphem yok; bugünü kaçıranların yarını da aynı olmaya mahkum...  O ki terk ettin Ninova'yı, balığın karnına girmeden pişmanlık nedir bilemeyeceksin.  Pişman olmak...  Farsça'da; Paşmân/paşimân... Geri(de)-düşünen... Anlamı biraz daha Türkçeleştirecek olursak; geçmişte olanı düşünen... Cümlelerin için...

ANNE KUCAĞI

 Bir avuca sığdırıyordu o her şeyi.  Evet evet, bütün dünyayı bir avuca sığdırabiliyordu. Şeytanı kucağında taşıyan kim varsa; ’’Emzirilen sensin!’’ diyordu yüzlerine karşı. ‘’Bebeklerinden meme emen annelersiniz.’’ ‘’İçtiğiniz süt değil. Şirk suyu. Yediğiniz aş değil, üç öğün vesvese.’’  ‘’Korkunç İvan oğlunu neden öldürdüyse’’ diyordu. ‘’Ben de işte öylece çözemiyorum bazen neyi neden yaptığımı, bir an ayılır gibi oluyorum, Oğul İvan gibi ‘sadık bir oğul ve sade bir kul olarak ölüyorum.’ diyor ve gözlerimi yeniden yumuyorum.’’  Bir çift göze sığdırıyordu o her şeyi.  Evet evet, bütün dünyayı bir çift göze sığdırıyordu. ‘’Siz’’ diyordu, ‘’Göz bebeklerinizin hakkını vermeyi bir kez olsun düşünmüyorsunuz.’’ ‘’Siz yalnız güzele; gözünüzün el verdiğine talipsiniz, oysa ben bilhassa, çirkine dair ne varsa; göze pis, göze habis görünen ne varsa onunla tanıştırıyorum göz bebeklerimi.’’ ‘’Böylesi’’ diyordu. ‘’Şükre daha yakın tutuyor beni. Böylesi şirkten daha uza...

Nefes

Aidiyet duygusunu yitirince insan ne büyük bir boşluğa düşüyor. Ait olamamak. Yabancılaşmak. Öteki olmak. Kostümü çıkarıp, kıyafette karar kılmak. Kostüm kökeni itibariyle de bir bağlılığı beraberinde taşıyorken, kıyafet biricikliği, benzememeyi, herkesleşmemeyi sunuyor insana bir ödül gibi. Bir de çırılçıplak olanlar var. Ne kostüme ne de kıyafete mecâli kalmayıp, yalın ayak başı kabak dolaşmak zorunda olanlar. Kostümü atalı çok oldu. Kıyafeti de bir giyip bir çıkarıyorum şimdilik. Tez için okumalara devam ediyorum. Bir süre sonra aynı insanın zihninden çıkmış şeyleri okumak bıkkınlık veriyor. Okumaların arasına başka alanlara dair bir şeyler koymaya mecburum. Roman, günlük, sabah uyandığımda içimde şevki varsa film... Bursum yattığında Asaf Hâlet'in bütün yazılarını, (kitap tanıtımında söyleşilerin, konferanslarının vs. de yer aldığı bilgisini okuduğumu hatırlıyorum) bütün şiirlerini alsam iyi olur. Onur Ünlü'nün en sevdiği şair; Asaf Hâlet'miş. Bunca sıkılmışlığımın ar...

ATEŞ DENİZİNDEN MUMDAN GEMİLERLE GEÇMEK

  Ateş denizinden mumdan gemilerle geçmek...  Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk isimli o ölümsüz eserinde geçen bir betimleme.   Hüsn ü Aşk, mesnevi türünde yazılmış en önde gelen eserlerimizden biri... Romanın, edebiyatımıza geç girme sebeplerinden başlıcası mesnevilerin o boşluğu dolduruyor oluşudur. Bu nazarla bakıldığında senelerce insanların bin bir hâlet-i ruhiye içinde tekrar tekrar okudukları başucu romanlarından biridir Hüsn ü Aşk. Ateş denizinden mumdan gemilerle geçmek...  Bugünün saçma sapan kişisel gelişim kitaplarının insanlara boş vaatlerde bulunarak onları dolduruşa getirmeleriyle karıştırılmamalı. En olunmaz ve onulmaz görünen meselelerin mutlaka bir çıkış yolu olduğunu anlatır bu ifade.  Gözü pek olmayı; kişinin doğru olduğuna inandığı düşünceleri, fiilleri ne pahasına olursa olsun yapması gerektiğini öğretir. İnsan, bunlardan başka nedir ki? Dünyanın en bedbaht insanı uğruna ölecek hiçbir değeri olmayan insandır. Değer kelimesi değ-(mek) kökünden gelir...

HER YAZAR CAN KIRIKLARIYLA ÖLÜR.

 Tahta bir sandalyenin üzerinde, gözleri seneler içinde bozularak, ellerini mürekkebe, aklını karakterlere, mısralara, düşüncelere, gönlünü satırlara vermek… Yazar olmak; hepi topu bunlar... Yazar ölmek? İşte o zor. Bir odada bütün ömrü tüket. Yalnız kendinle konuş. İnsanları anlamaya çalış. Dudak kurutur, bel büker, uyku kaçırır bu.  Dünyayla arasında hep bir cam vardır yazarın. O camın koruyuculuğuna güvenir de yazar düşüncelerini. O camın kırıldığı gün, kalem tükenir, kâğıtlar kirlenir ve yazar ölüverir kimselere söylemeden.  Petersburg... dizleri üstüne çökmüş yirmi bir kişi, gözleri bağlı, kurbanlık bir koyun gibi sıraya dizilmişler... Üçerli gruplar halinde kurşuna dizilecekler. O; altıncı sıradadır, yani ikinci grupta. Ölümüne dakikalar kala Çar'ın af haberi gelir. Ölüm yerine Sibirya'ya sürgün... Hayata kaldığı yerden devam edebileceği haberi... Dostoyevski... ...Travma...  Tunus'tan ayrılırken sultan, eşini ve çocuklarını Mısır'a götürmesine izin vermez, amacı ...

Nefes

Kahve üstüne kavhe. İşte bu vakte kadar ki bütün menüm. Melih Cevdet Anday'ın günlüklerini okumaya başladım. İnce. Günü gününe tutulmuş bir günlük değil. Aliya İzzet Begoviç'in, Doğu Batı Arasında İslam'ını okuyorum bir yandan. İsyan kavramına dair alıntılayabileceğim bir cümle buldum kitapta, tez için iyi oldu. Bir kaynak bir kaynaktır. İnsan perhizine devam ediyorum. Bir el sayısı kadar kalmadı görüştüklerim. Hemen iki yıla yakındır böyle. Belki daha az, belki daha fazla. Bu hâlimle mutluyum. Nutuktansa mantık daha tutarlı geliyor artık bana. Dışa\dışarıdakine değil de içe konuşmak. "İnsan eğrilmiş bir mahluktur." demiş Einstein. Aliya kaynak belirtmeden aktarmış. Al sana insana dair bir tanımlama daha. 7.04.2021

NE İŞİN VAR YEDİNCİ KATTA?

 Yahudiler kararlıdır, Rab'bı görmek için ellerinden ne gelirse yapmaya... Canhıraş bir şekilde çalışırlar, gece gündüz. Hedefleri yedi katlı bir kule inşa etmektir.  Babil Kulesi...  Yedinci kata geldiklerinde, bu küstahça davranışları Rab'bı kızdırır. Başlangıçta bütün insanlar aynı dili konuşurken, insanlarının dillerini değiştirir Rab. Artık kimse birbirini anlayamaz, birbirleriyle iletişim kuramaz olmuştur ve kulenin yapımına son verilir... Tevrat'a göre  dillerin ortaya çıkış öyküsü kısaca böyledir.(Bkz. Tevrat, Yar. 11/1-9)  Birbirini anlayamamak... Bir toplumu bu yıkar, düşmanın topu, gürzü, bombası değil. Kendisini anlatamamak... Bir ferdi bu yerle bir eder, yalnızlık değil.  Hep bir yolunu aramış insanlar, ne olursa olsun sesini duyurabilmenin, bir ses duyabilmenin. Anlatmanın, anlamanın, anları değerli kılmanın hep bir yolunu aramış.  İnsan hep, anlamak ve anlaşılmak istemiş, tarih dediğimiz ilmin bütün özeti budur. Gerisi kim muktedirse onu...

Nefes

Hafta sonu Kaplanoğlu'nun, Buğday'ını izledim. Musa ve Hızır kıssasını daha bir özümsüyor insan. Hacı Bektaş ve Yûnus arasında geçtiği rivayet edilen; "buğday mı? nefes mi?" göndermeleri çok hoştu. Stalker'a göndermeler de öyle. Bir nevi günlük olarak notlarımı kaydetmeye çalıştığım yazıların başlığını filmi izlemeden bir gün önce nefes olarak seçmem, filmden sonra beni epey sarstı. Beş yılda çekilmiş film. Kaplanoğlu şüphesiz çok yetenekli. Kıymetı bilinecek mi? Orası meçhul. Sanırım bütün filmlerini seyredeceğım. Rüyalarla başım dertte. Yoksa kabuslarla mı demeliyim? İkisi de birbirine öyle karışmış halde ki. Uyumaya korkuyor insan. Orwell'ın, 1984'ü bitti. Zavallı Winstonlar olarak yaşıyoruz hepimiz. Büyük Birader hep vardı ve hep olacak. Bizim durduğumuz yer neresi olacak? Bütün soru bu. İngilizce çalışmaya devam ediyorum. En azından okuduklarımı iyice anlamalıyım. İkinci bir dile henüz vakit var. Belki ucundan kulağından başladığım Arapçaya yöneliri...

Nefes

Son günlerde tamamen bitiğim. G. Orwell'ın, 1984'üne başladım. Fazla mı geç kaldım okumak için? Sanmam, yaşadıklarımızı sadece satırlardan okuduğum hatırlama temrinleri gibi geliyor bana. Dünya hep aynı dünya. Semih Kaplanoğlu'nun, Yusuf Üçlemesi bitti bu sabah. Yumurta oyuncularıyla daha bir cana yakın gelse de, kurgu itibariyle Süt daha zekiceydi. Sembolleri üstüne okuduğum birkaç yorum bile yeterince doyurdu gözümü. Tez için okumalarım sürüyor. Bir süre sonra birbirinin aynı binlerce cümle okuduğum hissi... Beyitleri alıp, kendi çalıştığı konunun üstüne yamıyor birçoğu. Bu dizeler kapitalizme dair büyük bir eleştiridir diyor söz gelimi. Ne şairin, ne şiirin bundan haberi bile yok. Akademisyenlik; yazar burada bunu diyor\demeli\dedi\demiştir. Fazlası değil. En azından sosyal bilimlerde böyle. İşsizlik, bedenime dişleriyle olanca gücüyle bitişmiş bir yılan dişi. Geçenlerde liseden arkadaşlarla buluştuk. Konuşulanların çoğunu anlamadım. Sınıftaki i...