Ana içeriğe atla

UMUT


Hayat, insanın insana acımadığı cümlelerle yeniden kuruluyor hem de her gün.





Sen, eski ilkbaharlardan kalma bir hinlikle yaklaşıyorsun kazaklara





Sevmenin bütün kalıplarını taşıdığını bildiğim heyben, ince tırnaklardan bir çerçi alnı sunuyor emeklerime ter diye.





Kımıldayan her bir suya, gözünü düşürdüğün bir benim değil, herkesin dilinde.





Artık herkes biliyor bir şiir ağırlığındaki bileklerin hangi destana itecek beni.





Kaybettiğim yassı gövdeleri nerede hangi dağın hiç çıkılmamış tepelerinde bulacağımı herkes biliyor.





Herkes, herkes, herkes.





Şimdi çıkıp, yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa. Bunu değil ötekini.





Binbir telaşa kapılıp, anlatsam seni. Ortaya yalnız sessizliğim çıkar.





Sen yine bulursun bir kulp takmanın yolunu.





Kursağımda hevesimin işi ne?





Kalacaksa sende kalsın.





Yalan yanlış kelimelere bel bağlama. Yok o öyle değil. Hayır hayır şu tarafa.





Ben ne kadar ıslandıysam sen de o kadar yağmalıydın. Bilindik tüm kiremitler gibi öyle olmadı. Düştüğün yer başım olmadı.





Kıvrıla kıvrıla nereye çıkar bu yolun sonu?





Vari gevezeliklere bir nefes bile harcamadın.





Şahidiyim bunun. En yakınından. Bir bel ağrısı eşlik etti sana yalnız. Yalnızlığın en hafif köşesinden.





Küçük burunlara, umutlu kokular salan sendin.





Akılları baştan alan kokular.





Bir yere umut girdiyse maksat hasıl olmuş, bütün sahnelerdeki tüfekler patlamış, raksa son, dansa paydos denilmiş demektir ki bu senin güzel diş çekişinle, yine sana yarar.





Akıl, umudun kırık dizinde bir acıdan öte yer işgal edemez artık.





Sabır deyince, ben ayak diretmeyi anladım bakışlarından. Boynu diktim madem, madem alnım geldiğin yöne hiç dönmemeye dair epeyce toz yutmuştu.





O halde ben de ince türkülere kalın sözler yazmaya ahdettim.





Kanat çırptığım tüm eğrilikler, bir fotoğraf karesi kadar olsun yer etmedi doğruluğunda.





Kuş tüyünden yastıklarda, bütün çocukluk salıncaklarım çalındı.





Ölüme çok oldu kardeş kılmayalı yorgunluğumu.





Umuda çok oldu yakıştıramayışım seni.





Dans eden ölür.





Raks eden zaten.





Böyledir filmlerde kural.





Dans ettin.





Raks etmiştim.





Umut, aklıma her geldiğinde, senle birlik çıkagelen en çirkin kazağındı,





Beni üşüten.





Masalsı devlerin el ayaları büyüklüğünde dualar da sığdırdın göğe. İnanmadığın belliydi.





Dönüp durdum kuş gagalarından çıkan yarınların etrafında.





Adını hiç anmadılar.





Küstüm, kuş tüyü yastıklara emanet etmedim düşlerimi.





Bir ölüm böyle sona erdi.


























Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...