İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim.
Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla.
Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK.
Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu.
Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra...
Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun.
Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.
"Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına.
"Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı." dedi.
Mahzun bakışlarım ve yalvaran sesimle fazlasını isteyerek karşısında durmaya devam ettim.
"Tevekkül burada devreye giriyor." dedi.
Yetmedi duyduklarım, o da anladı.
"İnsanlara sıkı sıkı sarılmamak lazım." dedi.
Büyük şairden bana kalan kendi ellerimle çırpınmam gerektiğine dair bir epifani oldu.
İnsanın kolları kendine sarılacağı kadar uzun olmalı.
İnsanın kulakları kendisini duyacağı kadar keskin.
İnsanın sesi kendisi işiteceği kadar çok çıkmalı.
İnsanın gözleri ne yapıp edip bir şekilde önce kendisini görmeli.
İnsan önce kendisini koklamalı.
İnsan önce kendisini okumalı.
İnsan bütün yazım hatalarını tek tek bulmalı, "Oku şimdi kitabını!" denileceği güne çok az yazım yanlışı götürmeli.
Yalnız kalmak, kitaptaki hatalarını bulma esnasında mecbur olduklarından yer yer.
Yazım yanlışı götürmemek için bazen yazım yalnızı oluyorsun, kimileri inziva diyor.
Yorumlar
Yorum Gönder