Ana içeriğe atla

Mansûrnâme (Dağınıklık)

Yazdığım bütün harfler; sana varan yollara dair bir levhaya hasretin çocukları Mânsûr.
Yetişmekten hiçbir pay alamayan cılız çizgiler.
Olanların acısını çekmeyle olmayanların acısını çekmek arasındaki farkın neliğini düşündüğünü görüyorum. Bu kadim bir mesele. At bir kenara.
To be or not to be.
Ben ki gül bahçesi sanıp bataklıklar suladım yıllarca, şimdi bütün çiçekler küs bana. Hata yaptığımı söyleyip bin  bir af dilediysem de "Solduk bir kere ve bütün renklerimizden ayrı düştük." dediler.
Haklı küskünlüklerden af ne mümkün Mânsûr?
Celâleddin'i anladığım yerdeyim. Mesele Şems değildi. Meselem sen değilsin.
Sana doğru yürürken tanıklık ettiklerim.
Aynada gördüğümün ben olmadığını öğrenişim.
Susuzluğumu giderenin su olmayışı.
Neydiyse hakikat diye sunulan, hezeyan oluşu.
Susulanların konuşulanlardan daha fazla kulaklarıma değişi.
Artık anlatmam dediğim ne varsa, dilimin ihanet edişi.
BAK GÖĞSÜMDE SICAK BİR NEFES HİSSETTİM. 
DEMEK DOĞRU YOLDAYIM.
Bir şeyi yıllarca aradın aradın da sonra buldun. O şey artık aranmış olmaktan çıkıp bulunmuş olmuyor mu? Neyi bulmuş oldun peki? Aradığını. Bak yine başa döndün.
İz arıyorum burada oturmuş da. Hey Allah'ım. Gitmiş işte izi kalsa ne olur? Gidenin ardında kalan iz artık senindir. Adı üstünde o; giden.
Seni kaybedince cümleler nasıl da dağıldı gördün mü?
AH MÂNSÛR! oysa iri iri laflar etmeye gelmiştim. 
Henüz ölmeyen annesi için hayatı boyunca yas tutan bir adam gördüm. Bulan varsa hakikat denen herzeyi bence bu adamdı. Ölünce gözyaşı dökecek misin diye sordular da, ağlayarak cevap verdi.
Dağ kadar dağılırsa cümlelerin; dağınıklık olur. Dağın ılık hâli.
Bir de bir dağın ılık hâlinde bir dağınıklık olsam. 
Orhan Veli bile kıskanırdı.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...