Ana içeriğe atla

Montag Kitap Okur Firavun’u İtfaiye Hortumuyla Döverse Musa da Seni Özgür Kılar

 

Montag Kitap Okur Firavun’u İtfaiye Hortumuyla Döverse Musa da Seni Özgür Kılar

                                                                                           “Ve ancak yaşamın                                                      tehlikeye atılması iledir ki özgürlük kazanılır.”[1]

Hüseyin Su, Nuri Pakdil’le, Edebiyat Dergisi’yle ve kendisiyle ilgili birçok bilgiye ışık tuttuğu Takvim Yırtıkları adlı günlük türündeki yapıtında 80 darbe­sinden sonraki süreçte öğretmenlik yaptığı yıllara ilişkin bir hatırasını şöyle aktarır:

“Üç yıldan beri ülkede tutuklanan, hapishane­leri dolduran insanların yüzde yüze yakını ‘okumuş’ insanlar; düşüncelerinden, inançlarından, kurulu bir düzenin dışında bir dünya görüşüne inandıkları için tutuklanıp yargılanan insanlar. Basılan evlerden toplanan kitaplar suç aleti olarak teşhir ediliyor gör­sel ve basılı medyada. Yayımladıkları kitaplara el konulan yayınevleri ekonomik olarak çökertiliyor ve huhukî(!) yollardan, kitaplarını depolarda (!) çürü­mekten korumak için sürüm sürüm sürünüyorlar. Darbenin en yukarıdan en aşağıya kadar bütün ağız­ları, birlik içinde ‘okumuş’lar yüzünden başımıza gelenleri anlatıp yazıyor ya da yazdırıyorlar. Gazete ve kitap kâğıdına %45 zam yapıyorlar ülkenin duru­munu kurtarmak için. Düşmanın elinden silahını alı­yorlar böylece. Bizler, yani öğretmenlerse, disiplin kurulu olarak okullarda yaptığımız aramalarda öğ­rencilerin üzerinde, çantalarında sigara ile birlikte ‘yasak kitap’ da arıyoruz. Okul idarecileri, lise son sınıflarda ödev olarak verdiğim roman ve öykü ki­taplarının hepsini toplayıp götürdüler benim der­simde, yani edebiyat dersinde yaptıkları ‘arama’da ve ne yazarını ne de kitaplardan hiçbirini tanı[ma]dıkları hâlde günlerce sakıncalı yayın olup olmadıklarını incelediler. Bu kitapların bir listesini yazsam buraya kimse inanmaz; zaten inanılması da imkânsız. Hikâyenin kahramanlarından birisi olma­sam ben de inanmazdım.

Sonunda beni çağırıp sakıncalı olmasa bile öğ­rencileri kitap okumak için zorlamamam hususunda uyardılar!!!

Bunları okutmak için buradayım ben, dedim.

Okul müdürü tecrübesini konuşturarak ağır­başlı bir tavırla, ders kitabındaki parçalar yeter de artar bile hocam, soruları da romanlardan değil, ki­taptaki parçalardan soracaksınız zaten, ne gerek var o kitapların tamamını okumalarına? Sen de uğ­raşma, bizi de uğraştırma! Dedi. Şaka mı yapıyor acaba, diye tereddüt ettim bir an. Gayet ciddiydi.

Eee, adam haklı galiba…”[2]

Kitapların kaderi…

Fahrenheit 451’in meşhur karakteri Montag’ın sorgulamaksızın yakıp durduğu kitapları artık yak­maması gerektiğine dair bir düşüncenin içine gir­mesi için yaşadığı kırılma anı Clarisse’le arasında ge­çen şu diyalogta saklıdır:

“… Montag’a hayretle, me­rakla baktı. ‘Mutlu musun?’ diye sordu.

Montag, ‘Ne miyim?’ diye hay­kırdı.

Ama kız gitmişti bile… ay ışı­ğında koşuyordu. Evinin ön kapısı usulca kapandı.

‘Mutlu muymuşum! Ne saçma!’

Montag gülmeyi kesti.”[3]

Kitap boyunca Montag’ın bütün yakılan kitap­lar adına giriştiği savaş, onun mutlu olup olmadığı­nın cevabını arayışı olarak karşımıza çıkar.

Kitabın Montag’ın yolculuğuna hasredilmeye­cek kadar önemli bir diğer konusu da diktatörlüğün halkı cahil kılarak yönetimi nasıl elinde bulundurdu­ğuna dair bizi bir muhasebeye davet edişidir. Kur’ân’dan öğrendiğimiz kadarıyla Firavunî bir ta­vırdır halkını cahil bırakmak. Musa’nın tebliği karşı­sında Firavun’un halkına dönüp yaptığı konuşma­sını bizi aktarırken Zuhruf Suresi’nin 54. âyetinde Kur’ân:

 فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ

Firavun’un kavmini hafife al­mış/küçümsemiş/küçük görmüş olduğunu, eh kav­minin de fâsık bir toplum olduğu için seslerini çıkar­mayıp efendile­rine itaat ettiklerini işlerine de böyle­sinin gelmiş olduğunu aktarır bize mealen. Firavu­n onları aptallaştırırken onlar da aptallıklarından memnuniyet duydukları bir hayata devam etmişler. Zaman zaman yöneticilerin kitapları toplayıp yak­ması, kitap yazacak bilginleri öldürmesi, hapsetmesi, sürmesi hep Firavun’dan kalma bir âdet olarak dö­nüp dolaşır dünyamızda.

Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev yapıtında;

“İçlerinde insanlığa dair kalıntılar bulunduğu müddetçe insanların egemenlik altına alınmaya izin vermeleri şu iki şeyden birisi olmalı: Ya mecbur kal­malılar ya da kandırılmış olmalılar.”[4] der. Her iki du­rum da kişilerin belirli bir algıya hapsedilerek hare­ket etmelerinin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. İş bu algıyı yıkmanın yegâne yollarından biri kitaplara yeniden dönüştür.

Kitaplar sahte mutlulukların neler olduğunu anlatır. Yaşanılan hayatın ne kadar öznesi oldu­ğu­muzu bize hatırlatır. Nesnesi olduğumuzu fark et­ti­ğimiz andan itibaren başkaldıracağımızdan korku­lur. Hiç tefekkür etmeden ‘evet’ deyip geçiştirdiğimiz şeylere hayır dememiz gerektiğini öğreniriz kitaplar­dan. Hem ne diyordu Camus; “Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen biri.”[5] Böylelikle köleliğine son vermiş oluyor kişi. Artık neyi isteyip istemediğine kendisi karar verebilen, onayladığı yahut onaylama­dığı şeyin sebebini ve doğuracağı sonuçların kendi­sini nereye ulaştıracağının ayırdına varan, belirli bir farkındalığı tevarüs eden kişi, duygu durumlarını da yönetme gücünü elde etmiş olarak köleliğine veda etmeyi başarmıştır artık. Duygu durumlarını yönetme gücü diye bir şey var ki bunu kişinin ele alamayışına Spinoza; “İn­sanın kendi duygulanışlarını yöneltme ve azaltma­daki güçsüzlüğüne kölelik [denir.]”[6] diye bir tarif getirir. Musa’nın sö­zünün hak olup olmadığına kulak verecek yetkinliğe sahip olma dirayeti göstermenin, Firavun’un söyle­diklerini sorgulamanın adıysa özgürlüktür.

Özgürlüğü bir kez tatmış olan insanı ne ölü­mün korkusu, ne yalnızlığın soğuk yüzü, ne vücu­dunu çürüten zindan, köleliğe geri döndürebilir ar­tık.

Vakit bir kez özgürlüğü çaldıysa, saatin bütün tik takları özgürlüğe özgürlük kala, özgürlüğü öz­gürlük geçe, özgürlüğe … var diye vurur.

Montag, saatin kaç olduğunu bulan adamdır.

Firavun kitap okusa zaten…

 



[1] G.W.F. Hegel, Tinin Görüngübilimi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul 1986, s. 127.

[2] Hüseyin Su, Takvim Yırtıkları 1, Şule Yayınları, İstanbul 2017, s. 82-83.

[3] Ray Bradbury, Fahrenheit 451, çev. Dost Körpe, İthaki Yayınları, İstanbul 2018, s. 29-30.

[4] Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çev. Ayşe Meral, Alfa Yayınları, İstanbul 2015, s. 34.

[5] Albert Camus, Başkaldıran İnsan, çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, 13. bs., İstanbul 2013, s. 23.

[6] Spinoza, Etika, Türkçesi: Hilmi Ziya Ülken, Dost Kitabevi, 4. bs., Ankara 2011, s. 197.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...