Ana içeriğe atla

Al gülüm kızıl elma, bana yalnız zehri kalsın.


 Elinde, avucunda ne varsa hepsini hüznüne borçlu insan.
Hüznüne yani sinesinde biriktirdiği bir yığın acıya.Hüznüne yani göğsünü siper edip her birini karşılayabileceğine inandığı kurşundan ağır cümlelere.Göğsünü lime lime eden yaralara...Yendiklerinden çok yenildiklerine borçlu insan.İnsan hep borçlu ve yalnız acılarından alacaklı bu hayatta.''Al gülüm kızıl elma, bana yalnız zehri kalsın.'' diyor adeta, hüzne dair ne varsa.
 Yalpalaya yalpalaya bir yere kadar geliyor insan.''İşte bütün küfü, işte bütün küfrüyle bana kucak açıyor, bilmem kaç kocadan arta kalan dünya.Bakışlarıyla kazurat saçan masal devleri ne kadar masum şu gördüklerimin yanında?'' cümlelerini kurup, şaşkınlığını ve aklına takılan soruları dile getirmeden de duramıyor.
 Sahi düştük mü Sartre? Heidegger fırlatıldığımızdan emin.Bir aşk uğruna kuralları çiğneyip, ilelebet kuyuya baş aşağı sarkıtılan sihir mürebbisi melekler; ''Dünya neydi ki içindekiler ne olsun!'' demeye güç yetiremeyip, neden aşka boyun eğdiler? Danton neden kendisine ihanet eden yoldaşlarına bir küfür savurmak yerine celladına dönüp              ''Giyotine vurduktan sonra, kellemi kaldır ve halkıma göster. Çünkü o buna değer.'' demeyi tercih etti.MMMMMM'nin yeri nedir bunca harf arasında? Tuşu bozuk daktilonun işi ne parmaklarımla?
Roma Radyosu'nda Mussolini yardakçılığına soyunan Ezra Pound'un dünyadan alıp veremediği neydi?
 Her hüzün bir ciddiyet veriyor insana.





 ''Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.'' diyor Haşim. O Belde'sinde.
Melâli yani hüznü. Melâli yani kederi.
Melâli anlayan; yani hayat ve insanlar karşısındaki bütün kavgalarda pes edip, yorgunluk iklimine girmeye mecbur olan, boğulacağını bile bile bir tahta parçasına tutunarak okyanusları geçmeye çalışan, zehir olduğunu ilk bakışta anlasa da oluk oluk elindeki testiyi içmeye razı olan...





 Melâl... Arapça, ''malla'' fiilinden geliyor.
Bezdi\ bir şeyi yapmaktan yoruldu...
Bezgin... tir tir titreyen.
Ne hareketsizliğe razı, ne hareket etmeye mecâli olanlar. Melâli çıkarınca üşüyeceklerine inandıkları bir hırka gibi ömür boyu omuzlarında taşımakta karar kılanlar.





 Sahi Ninova'dan kaçmak caiz olsaydı velev ki gideceği yer bir balığın karnı da olsa ardına hiç bakmadan koşup o beldeye veda etmez miydi böyleleri?
 Gökteki yıldızları seyre dalıp önündeki çukura düşen Tales'in, Trakyalı hizmetçisinin:'' Daha sen ayaklarının ucunu göremezken, gökyüzünde olup bitenleri nasıl görebilirsin?'' diye dalga geçişine tanık olsalar, kulak tıkamaktan başka yapacakları bir şey var mıydı?





 Kimin tarlasında öldü Van Gogh? Henüz otuz yedisindeydi. Nietzche'ye kız kardeşinin yapıp ettikleri, halka bilet kesip bir sirk hayvanı gibi koca filozofu köy seyirlik oyunlarındaki Tuzsuz Çelebi'ye döndürüşü niyeydi?





 Devrik dediğin cümlelere bir sor var mı düpedüz kendilerini izhar etmeye mecalleri?
Ne kadar dağınık bu yazı diyeceksen eğer okudukların hiçbir yere vardırmamış demektir seni.
Hüzün, darma dağın ediyor insanı.
Dağılan insan her bir parçasını yeni bulmuş gibi seviniyor ve fakat dağılmış ve kendisinden gitmiştir bu parçalar bir kez, artık ne yaparsa yapsın kendisine ait hissedemez bütün bunları. Bir borç gibi üzerinde taşır.
Hüzün...
Ağırlığından ayaklarını titreten bir yüktür artık bezgin bedenlerin.
Kaçmaya mecali olmayanların teslim oldukları bir koru.





 Yendiklerinden çok yenildiklerine borçlu insan.
İnsan hep borçlu ve yalnız acılarından alacaklı bu hayatta.''Al gülüm kızıl elma, bana yalnız zehri kalsın.'' diyor adeta, hüzne dair ne varsa.
Ve bir tabakta elma diye, zehri boca ettiği ay şeklinde dilimlenmiş ölümleri yediriyor insana hüzün.
Bezgin bir ruh; bu dünya, bu insanlık, bu çehre nedir bilmeyen köhne yığınlar karşısında titremekten başka ne yapsın?


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...