''Onların çocuklar gibi çaresiz kalmalarına izin ver. Çünkü zayıflık harika bir şeydir ve güç hiçbir şey değildir. Bir insan yeni doğduğunda, zayıf ve esnektir. Öldüğü zamansa kaskatı ve duygusuzdur. Bir ağaç büyürken, körpe ve yumuşaktır. Ama kuru ve sert hale geldiğinde ölüp gider. Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık, varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz.''
Yukarıdaki cümleler Andrey Tarkovski'nin 1979 yapımı eşsiz filmi Stalker'da, İzsürücü karakterine söylettiği sözlerden... Yola çıktığı profesör ve yazar için ettiği duanın bir bölümü...
Acizlik…
Bebekliğe geri dönüş…
‘’İnsanın’’ diyor Rousseau ‘’ilk hali yoksunluk ve zayıflık olduğu için çıkardığı ilk sesler sızlanma ve ağlama sesleridir.’’[1]
Bence hayat, insanın insana acımadığı cümlelerle yeniden kuruluyor hem de her gün.
Bizi, yabancı bir el itmiyor, duyduklarımız; dilimizi bilmeyen barbarların, kulak tırmalayan bağırışları değil. Kaşlarını asık suratlı Hitler çatmıyor. Yüzümüzü buruşturan hiç tatmadığımız ekşi bir meyvenin dilimize değmesi de değil. Bizi bizden olan yıkıyor. Hiç ummadıklarımız. Toz konduramadıklarımız…
Mesela sen;
Yumuşak başlıydın, hemen birileri seni tarif ederken;
''-Başına vur, ekmeğini al.''klişesini yapıştırırdı ardından.
Bir anlığına sana karşı başlattığı harbi kazanan muzaffer komutan edalarıyla dolaşmaya başlıyorlardı çevrende. Oysa sen; aslına sadık kalmanın derdindeydin.
Asalet sahibi olmanın...
Mâlum, asalet kelimesi, asıldan geliyor, aslolandan yani kökten. İnsan aslına sadık kaldıkça asalet sahibi olabiliyor...
Doğduğun günkü saflığın peşisıra gitmekten başka bir beklentin yoktu. Hacca gidenlerin aldığı müjdeyi almaktan başka bir tasan da... Anadan doğmuş gibi olmanın müjdesi...
‘’Sertlik ve güç, ölümün arkadaşlarıdır.’’
İş bu ya, insan, sevdiği birinden ummadığı bir şey gördüğünde, kendini yedi kat toprağın altına gömülmüş gibi hissediyor...
Şibli'nin, Hallâc'a attığı gülü hatırla.
Onca yabanıl elin attığı taşa âh etmeyen Hallac'ın, bir dostun attığı güle âh edişini...
Oysa; ''Bizi aldatan, bizden değildir.'' buyuran Allah Rasûlü, kim ‘’biz’’den, kim ‘’öteki/gayrı’’ olandır, onu da öğretmişti bizlere. Dinlemedin. Aldansan da, ses etmedin.
Asla bağlılığından, anadan doğduğun gün gibi olma telaşından, vücudun hala esnekti. Kırıldığını göremediler. Yansan da bir dost, bir yâr elinden; acıdan titreyen göz bebeklerine bakıp; ’’Nedir bu yere damlayan su?’’ diye soran olmadı.
Ölümü tatmadın da, arkadaşlarının kim olduğunu görmüşlüğün ne çok oldu...
Hep, sen dediğime bakma.
Bilsen ne çok sen oldum...
[1] J.J. Rousseau, Émile Ya Da Eğitim Üzerine, s.49
Yorumlar
Yorum Gönder