Ana içeriğe atla

Nefes

 Yine intiharlar... Yine intiharlar... Kabil olsa bu dakika. Neyse.

İşsizlik, yalnızlık, gurbet. Somurtmanın gülmeden fazla yer tuttuğu bir hayatı yaşıyorum. Anlaşılmak için ağzımı kime açıp bir harf söylesem cümlemin sonu bitmeden yığınla hazır paket cevabı önüme koyuyorlar. Atay'ın Günlük'ünün hemen başlarındaydı "Canım insanlar sonunda bana bunu da yaptınız." sözü, günlük tutmaya başlamış biri kendimle konuşacak kadar yalnızım demekten başka bir şey yapmıyor. Anlamıyorlar çünkü. Herkesin acısı karşı taraftan tahammül edilebilir geliyor insana, sırtımda olmayan her yük kuş tüyü bana. Eğilen bel, bükülen omuz benim değilse, herkesin başı diktir sanıyor insan, gözüm ağırlıktan yeri değil de gökyüzünü görüyorsa hava bana hep güzel geliyor...

Dışarıda köpekler havlıyor, içimde düşünceler.

Sağım solum önüm arkam kitap, 50 sayfa ona 100 sayfa buna, daha birini bitirmeden her gün bir başkasının dünyasına kaçıyorum. 

Şükür bu yazıları okuyan eden yok. Ölünce okunur bu yazılar, bu hep böyle olmuştur. Yaşayan birilerini dert ortağı edememiş insanın, öldükten sonra birileri tarafından acınmasından öte bir yer işgal de etmiyor işin dürüstçesi. Ha bir de rahatlıyor insan düşünceleri bir harf yığını hâline gelince.

Köpek sesleri sustu. İçimde düşüncelerin havlaması hâlâ devam ediyor. Hah! Yine başladılar. Yalnız değilsiniz düşüncelerim, işte köpek dostlarınız...

Sezai Karakoç bir insanın pek çok yönünü düşünürmüş. İşsizse derhal harekete geçer onun bu müşkülünü giderme yolunda hareket edermiş. Pakdil öyle değildi diyor Özdenören, Sezai Ağabey diyor özetle sizin derdinizle ilgilenirdi. Pakdil işin daima soyut dava kısmına yönelmiş.

Oysa insan, açken davasını yer. 

Selefisi, meâlcisi, sûfîsi, kiminle oturup kalkacak olsam hepsinde bir mızmızlanma. Hep bir yakınma. Hep bir mutsuzluk, yetersizlik, yetişememezlik, Ne yapıyoruz dersiniz. Çay içip birbirimize mutsuzluk satıp kalkıyoruz masalarımızdan. Masalar bile bize küfrediyordur.

Nefes ah nefes! Ne büyük bir nimetsin bana.

Şiir kitabını sağa sola hediye ediş... Okuyan eden üç beş kişi anca. Küçürek hikâyeye merak saldım şu sıralar. Biriksin bir köşede kalemim çok da yamuk durmuyor o tarafta. Şiirin insana sunduğu o eşsiz dünyanın yerini tutar tutmaz bilemem. Mansûr yazılarını da toplayıp bir kitap yaparım belki. Nasıl olsa okuyan eden yok. Şiirlerimi dönüp dolaşıp okuyorum. En olmadı açar onları da ben okurum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...