İSRAF
Saat gecenin
ikisi olur olmaz boğazına bütün bir çöl dolardı.
Çocukluğundan şu gençlik yaşına kadar taşıya
geldiği vurdumduymaz bir musibetti. Bilirdi.
Gövdesinin
altında ezildiğinden kan gitmeyen uyuşuk kolunu kaldırır kaldırmaz bir "ah!" Çıktı dilinden.
Her zamanki
yerinde çıkardığına emin olduğu terliklerine uzattı ayaklarını.
Gözlerini uykum
kaçar korkusuyla açmaya cesaret edemeden, elleriyle hol duvarlarını yoklaya yoklaya mutfağa gitti.
Bol klorlu
çeşme suyunu bir dikişte içti. Çölü vaha etmenin rahatlığıyla doğruca yatağa
derken, açmaya üşendiği gözkapaklarını bir ameliyat masası lambası yoklar gibi
oldu.
Salonun
ışığıydı, babaannesi uyuya kalmıştı, söndürmeliydi.
Salonda onu
bekleyen bir tarafı halıya neredeyse bitişmiş yeşil bir kanepeden başkası
olmadı.
Koltuğun
arkasındaki duvarda dantelle örtülmüş ölüler silsilesine değdi gözü.
Boğazına kuru
bir eyvah hatırlayışı dolandı. Uyuşukluğu geçen kolunu prize doğru kaldırdı…
“Allah’ım bu
gecelik affet.”
Söndürmedi.
Odasında sabah görene kadar kıvrandı.
O gece bu
gündüzdür, çöl boğazına uğramaya yeltenmedi.
Yorumlar
Yorum Gönder