Ana içeriğe atla

MESELENİN A ve B'Sİ


İnsan, omzuna aldığı yük kadar yer tutuyor hayatta. Kiminin yükü bel çatırdatıyor, ki­minin yükü tüyden hafif. Herkesin yükü bir diğerine hafif gelirken yine herkesin yükü kendi­sini bir başkasıyla kıyaslamaya başladığı an gözüne iyice ağır geliyor. Herkesin yükü kendine zor geliyor. İnsan, karşılaştığı her zorlukla beraber bir meseleyle karşı karşıya kalıyor. Bu me­seleler çözülmesi gereken bir düğüm olarak görülüyor ilkin, insanın gönül tahtından hâl edil­mesi gereken zorba bir sultana dönüşüyor. Bunlar meselenin istenmeyen, omuzdan derhâl atılmalık bir yük olarak görüldüğü yerler. Bir de mesele gönüllüsü olmak var. Bir şeylerin yü­künü bile isteye almak telâşı… Edebiyat dünyasından (ya da bir edebiyatçının dünyasından) bir örneğe kulak verelim: “Dostoyevski Avrupa’da uzun müddet kalınca karısına şöyle bağır­mıştı: ‘Rusya’ya dönelim. Rusları unutuyorum…’”[1] Dostoyevski’nin Rusya’ya dönmeyi iste­mesinin, (bunun için karısına dahi bağırmasının) dahası Rusları unutmaktan kastının ne oldu­ğunun üzerinde biraz durmak, mesele gönüllüsü ile tam olarak hangi insan şakilesini vurgu­ladığımıza ilişkin bize bir düşünme pâyesi verecektir.

Dostoyevski romanlarında Rus halkının içinde bulunmuş olduğu zor koşullar, insan psi­kolojisine yönelik gözlemler (Yer Altından Notlar’da bireyin iç buhranlarını konu edinmesi, Suç ve Ceza’da yoksul bir gencin tefeci bir kadını öldürdükten sonra yaşadığı vicdan muhasebesi, Beyaz Geceler romanında ise aşkına karşılık bulamayan bir insanın ruh hâli) yer almaktadır.

Dostoyevski’nin Rusları unutuyorum sözüyle kastı, Rus insanını merkeze alarak büyük insan fotoğrafına ilişkin tespitlerini yapmaktan mahrum oluşu şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Zira bir yazarın oluşturmuş olduğu bütün eserlerin konusu başlı başına insandır. Klasik olarak kabul ettiğimiz eserlerin ana merkezinde insanın sahici meseleleri ele alındığı için yüzyıllara meydan okuyarak bu eserler bugün de yoğun bir şekilde okunmaktadır. Kurmaca metinlerde, filmlerde, piyeslerde, bir tabloda, heykelde; bir yazarın kaleminde bir ressamın fırçasında, bir heykeltraşın çekicinde; bir yazarın kalemindeki mürekkepte, tiyatrocunun gözyaşında, ressa­mın fırçasındaki boyada, heykeltraşın çekicine bulaşan kireçte tek bir şeyin olduğu görülür; insana ait bir meseleyi gözler önüne sermek. Bir sanatçı da bu ele aldığı meselelerin gönüllü işçisidir. Almış olduğu örgün eğitim veya bir hudayinabit olarak kendisini yetiştiren kimse uğraştığı alanla ilgili kendisini mezun olarak görmekle birlikte mezuniyet duygusu ona bir me­suliyet duygusunu da yüklemektedir. İnsanlarla çözdüğü bütün meselelerin cevaplarını pay­laşma duygusu. Bu konuyla ilgili büyük İslâm âlimi İmam-ı Gazzâli’nin içinde yaşadığı halkın (itikadî) sorunlarından kendisini mesul hissettiğine ilişkin otobiyografisindeki şu cümlelere bakalım:

…Saydığım sebepler yüzünden değişik halk kesimlerinin imanının bu de­rece zayıfladığını tespit edince kendimi bu şüpheleri gidermekle görevli ve gö­nüllü[2] gördüm, öyle ki; ilim dallarını iyi bildiğim ve yollarını yakından tanı­dığım için bunların hepsini rezil etmek, tümünün ipliğini pazara çıkarmak benim için su içmekten bile daha kolay bir şeydi. ‘Bunlar’ derken ‘Sufiye’, ‘Felsefe’, ‘Talimîye’ yollarının yolcuları ile halk arasında âlim geçinenleri kas­dediyorum. Bu zamanda bu görevi üstlenmenin benim için kaçınılmaz ve sav­saklanamaz hale geldiği kanaati içimde kesin biçimde yerleşti, iyice bilenmiş­tim, kendi kendime ‘Yalnızlık köşesine kapanarak herkesten uzak yaşamak ne işe yarar? Hastalık yaygın hale geldi, doktorlar bile hastalığa tutuldu. Hal­kın tümü mahvolmak üzeredir diyordum.[3]

Bu örnekten de hareketle bilginin insana bir tür diğerkâmlık duygusunu aşıladığını da söylemek mümkün. Mesuliyet duygusunu diğerinin gamını almakla hafifletiyor insan. Di­ğerkâm insanlar içinde yaşadıkları toplumun aksayan yönlerini söylerken, insanların dertle­rine deva olmaya çalışırken her şey olağan bir şekilde mi işliyor peki? Hemen her şey gönül­lerince mi oluyor? Bu soruların üzerinde biraz düşünmekte fayda var.

Meselenin A’sı: “Adımlar ve Adamlar”

En büyük mesele sahipleri peygamberlerdir ve denilebilir ki tek meseleleri adalet mer­kezlidir. Artık oldukça bilinen bir tanımlamadır; adalet bir şeyi yerli yerince koymaktır. Öldü­rülen ilk insan olan Hâbil’i, Kâbil’in öldürme gerekçesi olarak bile Kabil’in çarpık adalet anla­yışıyla irtibatlandırmak mümkündür. Güzel olan eşle kardeşinin evlenecek olması adaletsiz­liğini!, kendi kurbanının değil de kardeşinin kurbanının kabul edilmesi adaletsizliğini! kabul­lenememesi ve kalbinin hasetle dolması Kabil’in katil olmasının sebebidir.

 İnsanlar arasındaki gelir adaletsizliği, verilen borcun geri alınırken adaletsizce istemi (faiz), birinin malını ondan habersiz alma adaletsizliği (hırsızlık), Allah’ın yerine başka ilahları koyma adaletsizliği (şirk) vb. başta olmak üzere peygamberler bu adaletsizlikleri ortadan kal­dırmak için gönderilmişlerdir. Peki gönderildikleri ve olanca adaletsiz tutumu benimseyen halk kitleleri peygamberleri gül ve çiçekle mi karşıladılar? Atmış oldukları adalet adımlarını, zulmü benimsemiş adaletsiz adamlar hemen kabul edip benimsediler mi? Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’in şu ayetine kulak verelim: “Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamber­lerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!”[4] İsrailoğulları’nın kastedildiğini tefsirlerden öğrendiğimiz bu ayette halkın iki grup in­sanı öldürdüğüne şahit oluyoruz. Bunlardan ilki peygamberler ve bir diğeri adalet isteyen­ler. Her iki sınıfın da değiştirmek istediği şey adaletsizlikle bir zulüm sistemi inşa eden insan­ların yapıp ettikleridir.

Meselenin B’si: “Ilıştırmak, Alıştırmak, Oluşturmak ve İliştirmek”

 Bir meseleyi hâlletmek üzere harekete geçen kişinin karşılaştığı en büyük problemler­den bir diğeri kurulu sisteme karşı nasıl bir tavır takınması gerektiği hakkındadır. Kişinin fark ettiği meseleye ilişkin çözüm arayışının karşısına düzenlerinin bo­zulmasını istemeyenlerce konulmuş bir dizi ayartıcı telkin ve teklif çıkmaktadır. Bu telkin ve teklifler mesele sahibini inanmış olduğu çözüm yolundan uzaklaştırmaya yöneliktir. Kendisine sunulanlar (makam, mevki, para vb.) meselenin hâlline dair inandığı doğruların kesinliği noktası da dâhil birçok açıdan onu önce ılıştırmayla, sonra sunulanlar karşısında kişiyi doğrularını bir kenara iterek yanlış alternatiflere alıştırmayla sonuçlanmaktadır. Bir süre sonra sistem meseleyi çözmek üzere yola çıkan bireyi tamamen amacından saptırmış ve onu tamamen yeni bir yola sokmuş­tur. Artık karşımızda ilk hâliyle varsaydığımız mesele gönüllüsü değil sistemin oluşturduğu yeni bir insan tipi durmaktadır. Üstelik sistem, vakti zamanı gelince işleyişine katkıda bulunması için düzenin bir parçası olarak bu ferdi iliştireceği anı beklemektedir. Bu konuda Kâfirun Sûre’sinde okuyabileceğimiz Hz. Peygamber’in kendisine sunulan teklif karşısında göstermiş olduğu tavır güzel bir örnektir. Zira değişmeyen âdettir, taviz tavizi doğurur. Çözülmesi is­tenen meseleye ilişkin kararlı bir duruş, o meselenin çözümüne en çok yaklaşılan yerdir. Bu­nun için Mesele gönüllüsü (yazar, hatip, vaiz, şair, âlim, romancı, yönetmen, ressam, heykelt­raş…) çözüme kavuşturmak istediği meseleyi çözmek için başta kendi konfor alanı olmak üzere, yeri geldiğinde birçok şeyden vazgeçebilme cesaretine sahip olmalıdır. Mesele gönüllüsü olan kimse ilkin bu noktaya dikkat etmeli, kendisinde tespit ettiği yahut göz kendini göremez fehvasınca kendisini zaafları konusunda uyaran dostlarının sözlerini önemseyerek tedbirini almalıdır.

KAYNAKÇA

Ali, Sabahattin, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, Yapı Kredi Yayınları, 22. bs., İstanbul 2022.

Gazâlî, İmam, El- Munkizü Müne’d Dalâl ve Tasavvufî İncelemeler, Kayıhan Yayınları, çeviren: Salih Uçan, İstanbul 2021.

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/314/21-ayet-tefsiri (18.4.2022).



[1] Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, Yapı Kredi Yayınları, 22. bs., İstanbul 2022, s. 72.

[2] İtalik vurgular bana aittir.

[3] İmam Gazâlî, El- Munkizü Müne’d Dalâl ve Tasavvufî İncelemeler, Kayıhan Yayınları, çeviren: Salih Uçan, İstanbul 2021, s. 181.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...