Ana içeriğe atla

ŞEYH BABAM XXXII.

En çok güvenmeyi istiyorum bu hayatta.

Bir taş parçasına bile olsa güvenmeyi.

İnsandan çoktan vazgeçtim...

Yüzümü güneşe bile göstermeyi istemeyecek kadar hırçın zamanlarım olmadı diyemem. İsterdim elbet kendimi bir yaz sıcağında sere serpe sırt üstü denize uzanmış güneşin göz kapaklarımı aşmaya çalışırken gözümün gördüğü turuncu renkle merhabalaşmayı. Buna hiç vaktim olmadı. Kurtarmam gereken insanlar vardı, bir işe bile girip çalışamadım. Sersefil gezindur avanakasnak gibi. Kitap okudum çokça, kendimden başka herkesi ve her şeyi çok sevdim. Saçlarımı hep sıfıra vurdum takke taktığım yıllarda. Rasulullah dört kere gittiği umrede kazıtmış diye bir rivayet dolaşırdı, ilmi kitaplarla mukayyet saydığım medrese okuduğum dönemlerimde. Öyle kabullenmiş ve sürekli birbirimizin saçını kazır hâlde bulurduk birbirimizi. 

Birbirimiz mi kim? 

Hiç kız eli tutmamışken, zina ayetlerini en çok işiten, elalemin kirli paralarını temizlemek için verdikleri bağışlarla ilim talebesi olmaya çalışırken zekat bahislerini en iyi ezberleyen, kıçımızı koyacak minnacık minderi bulmakta zorlanırken ilm-ü ferâizi iyice belleyen, anne babalara öf bile demememizi öğrenirken onları görmeye bile vakit bulamayan, başımızdaki büyüklerin en iyi davranması gereken kişiler olmamıza rağmen (Neden bize "en iyi" davranmaları gerekiyordu biliyor musun? Çünkü anaları babaları, koyun koyuna senelerdir yatıp kalktıkları eşleri, kendi öz evlatları onları hiç mi hiç umursamazken[bu kelimeyi kullanarak kibar davranıyor, müstehcen olabilecek içerikleri tarafınıza bırakıyorum] biz el pençe divan huzurlarında durur, hiçbir laflarını ikiletmez, onlar arz-ı endam ederken çevrelerinde toplanan üç beş zerzevata biz hizmetkârları olmayı ihmal etmezdik) güler yüz bile görmeyenler.

Başımızdaki Hazretin saçının ortasının kel olduğunu çok sonra gördüm fotoğraflarında. Sonra hep uzattım saçlarımı omuzlarıma değe değe, aslan yelesi taşır gibi boynumda dolanıp durdum. Şimdileri kısadır saçlarım.

Apollon, dalga geçmiş bir gün Eros'la. "Öyle mi ulan?" demiş Eros. Bir ok Apollon'a, bir ok Defne'ye. Altın uçlu ok Apollon'a gitmiş, aşk uyanmış garipceyizin kalbinde. Kurşun uçlu ok Defne'ye, aşktan nefret etmiş kalbi haspamın. Apollon, koş, Defne kaç, tüketmiş adamı. Durmuş da yalvarmış babası nehir tanrısı Peneios'a, kurtarsın onu diye. Ne yapsın elde bir kızı var madem, ağaca dönüştürmüş kızını. Apollon, âşık adım tabi, "Öyle mi demiş?" "Eşim değilsen ağacım olursun." Sonra almışlar bu mevzuyu Antik Yunan'da yarışma kazanan şairlere, atletlere defne dalı takmaya başlamışlar. Olan kime olmuş? Bunu bilmeye lüzum yok. Olan olmuş. 

Saçlarımdan konu nasıl oldu da mitolojiye geldi? Ben galiba saçlarımı küstürdüğüm için hayatta neyin peşi sıra gitsem, kupkuru ağaca dönüştüler. Utanmadım, bir zafer kazanmışçasına elde edemediklerimin acısını anlatarak insanlara, ağzı güzel laf yapan adama dönüşmeyi bir ödül saydım. 

Oysa bütün bu sahteliklerin yerini gerçek bir defne yaprağı alsın ister, bunun için saçlarımdan özür bile dilerdim.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...