"...Ve herkes kendinin mezarıdır."[1]
İşte böyle söyletiyor Huzur romanında Suat'a. Romanda tefekkür nasıl tebellür edermiş herkese gösteren Tanpınar.
Mezar kelimesiyle, ziyaret kelimesi aynı kökten geliyor. Mezar kelimesi ziyaret edilen yer demek. Arapça'dan aldığımız her iki kelimeyi de sık sık kullanıyoruz. Bayramdan bayrama mezar ziyaretlerine gidiyoruz mesela! Toprağa biraz su dökmeyi, çeşmeden kendimiz değilde beş litrelik şişeleri ağzına kadar doldurmuş dolaşan küçük bir iki çocuk görmüşsek, ellerine birer lira tutuşturup onlardan almayı da ihmal etmiyoruz. Eh bilenimiz de bir Fâtiha-i Şerîfe'yi çok görmüyor, mevtânın ruhuna.
Benim derdim başka, aklım Suat'ın kastettiği mezarda.
Bir dönem olacağına kesinlikle inandırıldığım/inandığım şeyler vardı. Uğruna her bedeli ödemeyi kabul ettim şeyler. Gözümle, gönlümle, elimle dilimle, aklım ve fikrimle sıkı sıkıya bağlandığım değerler. Ne oldu onlara? Beraber yürüdüğüm arkadaşlarımın hepsi nereye gittiler? Eh, kabul etmek şart, onlar beni değil ben onları terk ettim. Peki ama değerlerim? Onlar nereye gitti? Ben mi onları terk ettim yoksa onlar mı beni? Sanırım bunda ne değerlerimin ne benim bir suçumuz yok. İkimiz de fazla yıprandık bütün olup bitenlerden. Bir cuma namazı çıkışı, inandığım değerleri insanlara göstermek için bir câmiin avlusundayız, en az bir düzine insan... Üzerimde değerlerimi yansıtmam için giydiğim bir tişört, ayağımda tuvalet terlikleri, câmii kapısından çıkan yüzlerce insan karşılarına dizilmiş bu gençlerin yanyana geldiklerinde tişörtlerindeki harfleri birleştirerek okuduğunda anlam kazanan bir cümleyle karşı karşıya kalıyor. Başımızdaki insanın gözünde güneş gözlükleri, benim ayağımda tuvalet terlikleri, kar beyazı bir takke... Omuzlarıma basıldı, benim değil onun gözlerinin kamaşması kuvvetle muhtemel çünkü o daha yüksekteydi bizden. Benim ayağımda tuvalet terliği...
Sorumluluğunu üzerimde hissettiğim insanlar vardı. Kararım kesin, kimsenin maşası olmayacağız. Ensemizde boza pişirilmeyecek. Fakat iltifata kimse karşı koyamaz demiş ya Balzac, yenildiğim yerler de oldu. Bunu kabul etmemek ayrı bir alçaklık olur, aynada yüzüme, seccâdede alnımın gideceği yere bakamam aksi hâlde. Bir miting, ne hakkında olduğunu bile hatırlamıyorum, o kadar çok oluyordu ki...En öndeyiz, karşımızda bir yığın kamera, tek tek mimleniyoruz. Umurumda mı? Değerlerim! Değerlerim ve fikrim var! Kısa keselim. Hayli slogan attık. Bitti mitingimiz. Arkamda bir diyalog, bir yerin koltuğuna oturmak hakkında. Biz önde ümmet, millet kurtarırken arkada birilerinin kıçının derdine düştüğünü duymak. Hele bu tanıdığınız birinin ağzından çıkmışsa birde... Eh nihayetinde kullanıldığımızı anladık. Evet, geç oldu. Evet, dönerin yağlı kısmı hiç bizim önümüze düşmedi. Evet kestiğimiz koç yediğimiz hiçti. Evet, aldatıldık.
Ben artık, bütün gömleklerimi çıkardım. Gövdem çırılçıplak. Sinemde bir yükü taşımadan evvel kırk kere düşünüyorum artık. Heybemde dağıtılmadık bir kişinin hakkı kaldı mı diye soruyorum kendime, şükür, alacağım varsa da vereceğim yokmuş, en azından şimdilik hatırladığım kadarıyla böyle. Herkes kendinin mezarıdır diyor ya Tanpınar, kendi ellerimle kazdığım mezarıma, yine kendi ellerimle atıyorum toprağı. Hiçbir ziyaretçi istemiyorum. Mezar ve ziyaret kelimelerinin aynı kökten geliyor oluşu, her mezardakinin ziyaretçiyle bir bağı olduğu anlamına gelmiyor benim için. Ben kimsesizler mezarlığına kendimi kendi ellerimle gömdüm. Koltukta limon ekşimiş, ya da boşver alışkanlığı kırmasamda olur.
Gözlerinde güneş gözlükleri, kıçlarının altında koltuk. Ayağımda tuvalet terlikleri, ya da ağzında binbir sloganla en önde yürüyen Ebubekir. Artık ikisinin de bir anlamı yok. Evet küstüm oynamıyorum! Oyuna dönmek mi?Artık rol yapmak istemiyorum. Koltukta ekşimiş limon, ya da canım tuvalet terliklerim.
[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Dergâh Yayınları, 33. bs., İstanbul 2020. s. 304.
Yorumlar
Yorum Gönder