Ana içeriğe atla

O....pu.


            Aristoteles’in, Mefafizik’e başlarken kurduğu ilk cümle şöyledir:





“Tüm insanlar doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.”[1]Yemin ederim Aristo, hiç doymadım. Allah’tan hep ilim sahibi olmayı istedim. Yemin ederim Aristo pişman olacağım hiç aklıma gelmedi. Tanpınar’ın günlüklerini okuyorum şu sıralar. Hemen her sayfada altını çizdiğim bir kelime var: Parasızlık. Bir yerden sonra daya­namıyor garibim:“Para dünyada kaldıkça namuslu insan bulamazsın. Birisi, baban, anan, deden, de­denin çevresinde veya sen, bir devrinde çok akıllıca namussuz olacaksın. Ta ki bütün öm­rünce namuslu olabilesin. Şimdi Yahya Kemal’i yine hatırladım. “Hamdi” derdi ve sık sık bunu söylerdi. “Hiç olmazsa son zamanlar, temiz kalmanın bir imkânı yoktur.”[2]Şimdiki edebiyatseverlerin elinden düşürmedikleri Huzur’un ikinci baskısını görme­den ölmüş. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında olduğu gibi. Cemil Meriç’in, Jurnal’inin I. cildinde de en çok muzdarip olduğu şey budur. Parasızlık.Bir işsizlik kuyruğu düşün Aristo, her yaştan insanın olduğu bir kuyruk.Alt ön dişlerinin hemen hiçbiri olmayan bir adamın ağladığını getir gözünün önüne, (evet bu adam yemekleri nasıl çiğniyor sorusu benim de aklıma gelmedi değil.) bir tanesi elinde tuttuğu poşeti ileri geri sallıyor, hemen ön sırasındaki çocuğun kalçasına değiyor sü­rekli, çocuk sessiz. Belki de kendi derdi kendine yetiyor. Allah bilir. Bir önceki çalıştığı yer­den parasını alamamış bir kadın, hemen beş dakika önce tanıdığı yaşıtı gibi görünen kadına dert yanıyor. Anlıyorlar birbirlerini. Fakirce diye bir dil vardır Aristo. Sözsüz konuşulan bir dil. Onlar eskaza yedikleri meyvelerin çekirdeklerinin üzerinde, o meyveye ait ne kadar parça varsa, ağızlarında onu da emmeden atmayanlardır. Birbirlerini bir görüşte tanımamızlık olmaz değil mi ya? Seni çok iyi anlıyorum kardeş diyor karşısındaki. Ş harfleri, tevbe, biraz değişik çıkıyor ağ­zından. Ş peltekliği diye bir kusur var mı konuşma bozukluklarında bilmiyorum. Kapıdan işlemini bitirip de çıkanların hemen hepsi, girdikleri yüz ifadesiyle çıktılar. Bir tanesi söylene söylene: “Hep aynı terane” dedi. “Sanki karşısında çocuk var. Puştun. Yedi keredir geliyorum ulan yedi be!”Sıra bana da geldi Aristo, içerideyim. Buradan sonra ne senin, ne Platon’un, ne Dosto’nun, ne bizimkilerin hiçbir değeri kalmıyor.“Adınız?” dedi. Yüzüme hiç bakmadan. Elleri yağlanmış bilgisayar klavyesinin üzerinde. Öğle saatindeki molasına geç kalmamak için kısa keseceğini biliyordum. Girişte gözüm hep mola saatlerindeydi. 12.30 dedim kendi kendime. Henüz 15 dakikam var. Dalmışım. Yüksek sesle tekrar sordu:“Adınız?” bu kesin demin çıkan adamın sövdüğü puşt diyorum. Başkası olamaz. “Ahmet.”“Ahmet, bekle bakalım şöyle.” Gösterdiği sandalyeye oturdum. ”Mehtap Hanım, yerime biraz bakıver, lavaboya kadar gidiyorum.” Mehtap’ta, Allah alsın, yüzü gözü makyajdan görünmeyen, ay parçası mübarek. Yan masada boş boş oturuyor, elinde telefonu, ağzında sakız.      “O….pu” dedim içimden. “Dışarıda bizim g…z donuyor. O….pu!” Umursayan kim, “Böyle alayım sizi. Kimliğiniz yanınızda mı?” Gözü telefonda. “Eski seri numaralı kimliğim var. Nüfus müdürlüğüne yenisi için başvuru yaptım. Seri no’larda bir karışıklılık olmayacaksa, buyrun.” Dört yanındaki kaplamasının söküldüğü kimliğimi iğrenerek tuttu ojeli parmaklarıyla. Tıkır tıkır bastı tuşlara, bir yığın soru. Hangi işleri yapabilir mişim, para saymayla aram nasılmış, halkla düzgün bir diyalog kurabiliyor muymuşum, esnek çalışma saatlerine uygun muymuşum, takım arkadaşlığına inanıyor muymuşum. Üç beş işe başvurumu yaptı. “Ne zamana belli olur sonuçlar?” durdu, gözü elindeki telefonda demin işlemlerimi yaparken kendisine gelen mesajı okuyarak, “Gelir gelir, mailine sık sık bakmayı ihmal etme.” dedi. O….pu dedim içimden. O….pu.            Kapıdan çıkar çıkmaz yine seninleyim Aristo. Beklettiğim için kusuruma bakma. Kuyruktakiler beklemeye devam ediyor.  Havada nasıl soğuk Allah’ım. Acı.            Paramız yok Aristo. Yürüyerek gideceğiz. Gideyim de bu hatıramızı yazayım bir köşeye. Fakirlik Aristo,neredeyse küfre denk olacakmış.            Arkadan biri seslendi. Elindeki poşeti ileri geri sallayan adam dedim içimden. Oydu: “Sıradakilere verdim, sana vermesem olmazdı.” Bir avuç erik çıkarıp uzattı.“Sağ olasın ağbi.” dedim. “İş var mıymış iş?”“Varmış, varmış ne sorarlarsa daha önceki çalıştığım yerde de öyleydim. Diye cevapla.” dedim. Başıyla, onaylayıp gitti.            Bir avuç eriğimiz var artık Aristo. Telefondan başını kaldırıp yüzüme bile bakmadı, o….pu!  










[1] Aristoteles, Mefazifik, çev. Y. Gurur Sev, Pinhan Yayınları, 5.bs., İstanbul 2019, s. 13.[2] İnci Enginün- Zeynep Kerman, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Baş Başa, Dergâh Yayınları, 7.bs., İstanbul 2018, s. 135.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...