Ana içeriğe atla

Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?


Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?





Sırtında daima varlığını hissettiğin bir el. Yürürken arkana bakmana gerek bırakmayan bir güven hissi. Hissetmekte öylesine dirayetlisin ki içinde en ufak bir tereddüt dahi yok, o elin üzerinde olduğuna dair. Ve fakat, her yüzükoyun yere düştüğünde, seni esvabının ardından tutup yeniden ayağa kaldıran o elin, sırtüstü yere düştüğünde, senden himayesini, merhametini, yardımını çektiğini görmen, hayat boyu seni yalnız bu yıkar. Ötesi yalnız birkaç sarsıntı. Birkaç hayal kırıklığı... Farkındasın.





Ya sen o eli çekmesini istedin, ya O senden elini çekti. Üçüncü bir şık mümkün mü?





Kendini hayatının hiçbir evresinde bu kadar sahipsiz hissetmedin. Bu kadar terk edilmiş, bu kadar bir başına bırakılmış hissetmedin. Bunu en iyi sen biliyorsun. İyi ama ne oldu? Nasıl oldu da o el çekildi üzerinden. Başkasının başını okşayan, sırtını sıvazlayan o el, senden neden vazgeçti? Tanrım, bir insan kadar yalnızım bu dünyada. Bir kum tanesi kadar savunmasız. Savrulduğum hiçbir tepe bana yâr olmaya namzet bir tavır takınmadı. Üzerimden çekilen o el beni ellere itti. Gel gör ki hiçbirinde nefes alamadım. Geriye dönüp o eli aramaya da mecâlim kalmadı. El oldum, yabancı oldum kendime. Kendime inanmaktan vazgeçtim. Demedin mi?





En son başını bir duvara koyup, İsa Peygambere atfedilen o cümleyi kurdun. "Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?"





Bırakıldın. Yoksa bıraktın mı? Bu ikisi birbirinden ayrı düşünülebilir mi? Her bırakan, geride bıraktıklarından ayrı düşer de, bırakılan, bırakandan ayrı düşmez mi?





Bir zamanlar Mozart'la Salieri arasında bir taraf tutman istense ne diyeceğini bilemezdin. Sonraları Salieri'ye kaydı gönlün. Şimdi Salieri'sin. Hasedinden çat\la\dın. Paramparçasın. Dostlarının mutluluğu senin mutsuzluğunun adı oldu. Biriktirdiğin bütün hatır-gönül ilişkilerini bir bir koparmaya devam ediyorsun. Gücün yok onlarla gülmeye. Hiçbirine onu kıskandığını itiraf edemiyorsun. Elinde hepi topu bir dalın var. Sarmaşık gibi uzun, gül kadar naif, lale kadar renkli deyip ardına sığınıyorsun. Karşında koca çınarları görür görmez, kırılıyor dalın. Ayakta daha fazla kalamayacağını biliyorsun. Daha fazla kanat çırpamayacağını da.





Yüzü, gömüleceği toprağa benzeyen bir yaşlı kadar yorgunsun. Hak etmediğini gördüğün, bildiğin, duyduğun insanların geldikleri yer kırışıklılığını artırıyor. Başın, yüzünü görmemeleri için hep daha fazla eğik.





Gemiye alınmadım ama boğulmadım da diye yazmıştın bir keresinde. Hala oradasın. Dürüst ol, gözün hala o gemide. Olur a, bir el edilse soluğu hemen güvertesinde alacaksın. Çünkü biliyorsun, gemide olmanın ederi nedir. Gemidekilerden belki daha da iyi biliyorsun. Boğulmadın ama boğulanların arasındasın. Alıp-vereceğin hiçbir nefes arkadaşın yok.





Düştüğünün farkındasın. Uçmaklarda gözün yok.





Tanrım, tanrım beni neden terk ettin?










Yorumlar

  1. Yusuf kılığında ki kuş12 Ağustos 2020 14:54

    Gemiye alınmayanın uçmakta gözü olabilir miydi?

    YanıtlaSil
  2. Uçmakta bir vakit gözü olan birinin serzenişinden başka bir şey değil, gemiye alınmamasına yaktığı ağıt.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...