Ana içeriğe atla

VİCDAN


Bir Van Gogh tablosunda, arkalarda bir yerde, ilk bakışta kimselerin fark edemeyeceği kuytu bir köşeye resmedilmiş gibiyim. Sanki o uçsuz bucaksız sarı tarlalar, gökyüzü nedir herkese öğreten kargalar, güneşten yayılan bütün sıcaklıklar, ben yokmuşum gibi davranıyor. Sekiz yılda sekiz yüzden fazla tablo geçmiş elinin altından ve beni fırçasıyla (eh pek de zahmet çekmeden olsa gerek) bir iki darbeyle nakşetmiş buraya, öylesine.









İnsan kendisine karşı ne kadar dürüst olabilir? Hepimiz, biraz yalanlarımızla bakabiliyoruz aynada yüzümüze. İçimiz, Afrika'da beyaz bir çöl kadar yakın çoğumuza. Bir paltonun düzgünce katlanmış yakası kadar korunaklı, her eğildiğimizde boynumuza değecek kardan hafif yalanlara; kalbimiz.





Bilsen, ne uzun yollardan geçtim. Bilsen, iki adımlık yolu, nasıl hala bitiremedim. Bilsen, yine de beni anlar mıydın?





İnsan, kendisine hangi yolla varabilir?





Kendimize ne kadar yürümüşsek, O'yuz işte. Ne bir santim ileri, ne bir santim geri, adımlarımız kadarız. Bizim kadarımız da kader.





-" Demem o ki sayın yargıç: Kendine doğru giderken kaybolanlar, suçsuz addedilmeli."





-" Vaktimi İyi ki Caydırıcı Delillerinizle Aldınız Netameli bir konuydu, minnettarım."





-" Teşekkürler, efendim."





Vicdan dediğin, henüz doğmamış çocuğunun kırkına mevlit okutan adam gibi bir şey. Öylesine temiz, öylesine bütün olup bitenlerin yolunda gideceğinden emin...





Yalan söylüyoruz.





Çünkü hemen hiçbir şeyin yolunda gideceğinden emin değiliz. Ama hep bir şeyler yolunda gitsin istiyoruz. Yürüyelim de, önümüzde bir yol olsun da, ne olursa olsun.





Yürüdüğü bütün yollar, insanın kendi kalbine varıyor. Keşke, alabildiğine büyük ayaklarımız olsaydı. Belki o zaman anlardık, yürümenin yolla bir ilgisinin olmadığını.





Şimdi yalanıma geri dönmeliyim.





Bilsen, ne uzun yollardan geçtim.





Bilsen, iki adımlık yolu, nasıl hala bitiremedim.





Bilsen, bir yalanı kaç cümleye sığdırdım.





Yine de beni anlar mıydın? Gitmeliyim.


































Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...