Ana içeriğe atla

HUDAYİNABİT






 Hudayinabit…





 Bu kelimeyi çok seviyorum. Kendimi hepi topu sığdırdığım iki kelimeden biridir.





 Kendi kendine yetişen bitki, kendi kendisini yetiştiren kimse... Hudayinabit.









 Hoş bu yukarıdaki cümleler yavan sözlük ifadeleri…





Etimolojik bir iki rütuş yapsak şöyle bir mana ifade ettiğini söylemek mümkün; insan dahli olmadan, Hü da'nın yarattığı; yerden biten ot, nebatat...





‘’Bu meslek, pirli meslektir oğlum aç kalmazsın.’’ Diyen bir ustanın terbiyesine girme imkânı olmadan kendi başına bir iş öğrenmeye çaba sarf edenler...





 Kökeni Yunancaya dayanan, Fransızca kelimeyle ifade edecek olursak; Autodidacte…






 İlimlerinden istifade edilecek büyük âlimlerin, pek çoğunun göçüp gittiğini fark edip, kitâplarını bir rahle üzerine koyup onlar konuşuyormuş gibi hayal ederek, ders mütalaa edenler...






Bu çağın çocukları.





Ellerinden tutulmayanlar.





Payımıza düşen bu…





''Knowledge is power'' diyor İngiliz Filozof, Francis Bacon.





Bilgi güçtür.





Üç beş kitap okuyup, bir iki okka mürekkep yalayan herkesin hoşuna gidiyor bu söz.





Bilmek ama neyi? Güç ama kime/neye karşı kullanılacak? Sorularını hiç düşünmeden, aldım kabul ettim kabilinden gelinkız bohçası gibi allandırılıp, pullandırılarak hâris kafaların mottosu olup çıkıyor ortaya. Ucundan, kulağından biz hudayinabitler de sahipleniyoruz bu düşünceyi.
 Oysa bilmek; acı verir insana, pişmanlık nedir öğretir.





 Susatır, aç bırakır, toplumdan uzaklaştırır.





 Hangi âlimdir ki o, halkla iç içe olsun ve yüzlerce eser kaleme alsın.





Bilgi, güçten çok güçsüzlük getirir insana. Aciz bırakır. Çünkü, bel büker, sorumluluğunu bildikçe korkar insan.





Hem bugün, câhil sıfatını yükleyebileceğimiz zevâtın, ne kadar güçlü olduğuna, ne kadar mutlu olduğuna dair cümleler her ağızda sakız gibi çiğnenip durmuyor mu?





 Buraya kadar yazdıklarımdan, bilgiyi küçümsüyor, eğitimsizliği, cahilliği yüceltiyor olduğum sanılmasın. 





Eğitimli yırtıcı hayvanların(köpek, doğan...) yakalayıp getirdiği avın yenebileceğini öğrendiğim bir kitâba inanıyorken, böyle bir niyeti taşımam mümkün değil.





Yalnızca içine hiçbir ahlakî değerin yüklenmediği bilginin, bu kadar kutsallaştırılmasını sorgulayalım istiyorum. Güçlü olmanın neye tekâbül ettiğini gözden geçirmemizi…






 Biz, ellerinden tutulmayan hudayinabitler, bu meseleler hakkında berrak bir fikre ne yazık ki sahip değiliz.





Kime danışacak olsak, herkes bir kaç kitap, bir kaç konuşmacının konferanslarını takip etmemiz gerektiğinden öte bir şey sunmuyor bize.





 Bundan birkaç yıl önce metroyla bir yere doğru giderken, birisi yanaştı yanıma ‘’Filan yere nasıl giderim?’’ diye sordu.





‘’Yolumun üstü, beraber gidelim.’’ Dedim.





Bindik metroya. İşten çıkmış, iş kıyafetleri üstünde ve epey ağır bir koku geliyordu kendisinden, hiç renk vermedim diğer yolcuların rahatsız olduğunu kendimce seziyordum.





 Yaşından, evli olduğundan, siyasi görüşünden ve çalıştığı işten bahsetti. İSKİ'nin kanalizasyon kısmında çalışıyormuş, Ortaöğretim KPSS'den aldığı yetmiş küsur puanla işe girdiğini, İSKİ çalışanlarının üç bölüme ayrıldığını, eve gidince mutlaka banyo yaptığını hiç çekinmeden anlattı.





 Baktım laf lafı açıyor, on beş yirmi dakikalık arkadaşlığımıza sığınarak,





’’ Bir soru sorabilir miyim?’’ dedim.





‘’Sor.’’ dedi.





‘’Yukarısı mı daha pis, aşağısı mı?’’





‘’Vallahi’’ dedi ‘’yukarısı daha pis.’’





 Al sana izahı on cilt kitaba sığdırılabilecek hassasiyet yüklü bir cümle.





 Ne ayakları sandaletli, saçları kır ve gözleri mana yüklü tasvir edilen filozoflara benziyordu.





 Ne isminin önünde uzunca bir ünvan vardı.





 Ne de üç beş kitap okuyup, birkaç okka mürekkep yaladıktan sonra sağa sola yargı dağıtan, ergenliğinin son demlerini yaşayan yeni üniversite mezunu bir aylaktı.





Bir hudayinabitti. Olup bitenlerin farkındaydı.





Bilgi, yalnızca kitaplar ve konferanslarda yer almaz.





 Oku emri, pek çoğumuzun yüzeysel bir kabul edişle anladığı gibi yalnızca Kur'an-ı Kerim-i ya da hadis kitaplarını okumaya işaret etmiyor.






 Kâinatı okumak, içerisinde bulunduğumuz toplumu okumak, insanı okumak ve belki de en mühimi kendimizi okumak da bu emre dahildir.





 Evet kendi kendimizi yetiştirmek, şuurlu bir mümin olmak pek de kolay değil.





 Fakat samimi bir hudayinabit olmaya karar vermişsek, Huda'nın, El-Âlîm ismi şerîfi niçin bizde tecelli etmesin?


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...