Ana içeriğe atla

Nefes

 Bu yazıyı yazarken hayatımda gördüğüm en berbat dördüncü hocanın dersindeyim. Önümde bilgisayar açık (makaleleri bilgisayardan açmalıymışım deyu). Bir cümle kaç saniyede kurulur? Bunun cevabı bu kişi dinlenmeden verilmemeli. Ayaklarım fakülteye varmıyor çarşamba günleri. İki saat on beş dakikalık ders belki on saate bedelmiş gibi geliyor bana. İnşaat işçisinin on saat çalışmasıyla sahilde güneşlenen, denizin dalgaları şırıl şırıl kulağına gelen birinin on saati aynı mıdır? Ben bu derste o inşaat işçisiyim.

Attila İlhan'ın "Cinayet Saati" isimli şiirini konuşuyor hoca. Karşısında ben hiç yokmuşum gibi. Oysa odada bir o bir benim. Tek öğrenciyim. Bilgisayardan öylece okuyor. Aheste aheste kuruyor cümlelerini.

 1952 diyor. Adnan Menderes diyor, İkinci Yeni şiirinin öncüsüdür de derler diyor Attila İlhan için. Bilgisayardaki word dosyasından okumaya devam ediyor. Balıkçı Türküsü ilk şiiriymiş Attila İlhan'ın. Lise yıllarında şiir yazmaya başlamış. 2005'te vefat etmiş. Allah'ım adamın cümleleri sürekli yavaşlıyor. Bela Çiçeği şiiri kitabının adı. Saniyelerce sürmüyor bu kitabın adı. Bela Çiçeği, Bela Çiçeği Bela Çiçeği...

Nevin Yıldız ve Beteroğlu mahlaslarını kullanmış ilk şiirlerinde İlhan. Kendini gizlemek gibi bir arzusu varmış lafı oraya getiriyor. Dayan! Saat 11:46. Ders 13.15'te bitecek...

Bilgisayardan okumaya devam ediyor saat 11.54. Boğuluyorum...

Saat 11.56. Sadece iki dakika geçmiş...

Şiirden hareketle gemi nasıl sökülür onu anlatıyor.

12.03. Bir saat on iki dakikam var. Bilgisayarından okumaya devam ediyor...

Bu yazıyı yazmak bir nebze olsun rahatlattı beni. Keşke daha önce de bu yolu deneseydim.

Sinestezi; insanın duyularının karışması... Saat 12.10.

Kamarot; yolcu gemilerinde yolcularla ilgilenen kişi. Saat 12.21.

12.32. 13.15'ten önce çıkmak asla mümkün değil. Zira takıntılı birisi karşımda duran kişi. Haftalar boyunca bu adam psikolojik olarak yaşlandırdı beni. Mahvetti...

12.55 ha gayret. 13.02 yazarken 13.03 oldu. Bitiyooor!

1.6.2022

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...