Sanata dair ne zaman bir şeye denk gelsem o an doğmuş gibi oluyorum. Daha önce yenilmiş bütün meyveler dallardaki yerlerine tekrar konuyor, çürümeye terk edilmiş ne varsa tazeliğini gelip buluyor bir ağacın gövdesinde.
Bütün yaşama sevincim küçük bir çocuğun bütün arkadaşlarından kıskanıp terli avucunda sakladığı bilyeler gibi rengarenk gelip düşüyor alnıma. Bu yüzden diyorum bazen sanatın en mahrem yerlerini insandan hiç gocunmadan sergilediği herhangi bir duyguya sarılıp öylece bir fanusun içinde ilelebet yaşayabilirim.
Aslında demiyor da hissediyor gibiyim.
Ne tuhaf Mevlana'nın neden Türkçe değil de Farsça yazdığını şimdi daha bir özümsüyorum. Yok çünkü insanın içinde doğduğu dilde hissettiklerini hakkıyla anlatabilmesinin bir yolu. Ne tuhaf Âdem'e neden ilkin kelimelerin öğretildiğinin hikmetini iliklerime kadar hissediyorum. Neden önce sözün olduğunu da. Bir şeyi tanımak, onu sınırlandırmaktan geçiyor. Bir eylemi, duyguyu, tutumu... kelimelere hapsetmeden hepsi havada kalıyor. Hafızasını yitiren birinin unuttuğu şey bir zamanlar yaşadıklarıyla içini doldurduğu kelimelerin bugün içi boşaltılmış harf ve ses yığınına dönüşmesi değilse nedir?
Sanat, bütün kelimelerin toplamı. Şiir en haylaz çocuğu sanat babanın. Sinema en dalgın gözleri. Resim en hisli iç çekişi. Mimari en çatık kaşlı karısı. (Tek eşlilikle yetinir mi sanat baba?) Tiyatro en camlı penceresi evinin. Yolum ne zaman evinin önünden geçse sanat babanın bildiğim bütün kelimeleri unutur yerine yenilerini eklerim.
Yorumlar
Yorum Gönder