Ana içeriğe atla

Yazıya Dair (I)

 

I.

Bir yürek yara almaya görsün, bir ömür boyu boynuna taktığı muskasıdır yal­nızlık. Yazmak kimi zaman çığlıklar atmanıza rağmen sizi duy(a)mayan, anlattıkları hemen her olayı büyük bir iştahla dinleseniz de sıra size gelince oralı bile olmayan insanlardan kaçmanın en güzel yoludur. Oğuz Atay’ın 25 Nisan 1970 tarihli günlü­ğüne yazmış olduğu şu cümleler belki de bunun en büyük ispatlarından biri; “Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptınız.”[1] Kimi zaman kimsenin sizi anlamadığı bir çevrede/dünyada o dilin içinde doğmamış bir insana göre kargacık burgacık görülen harflerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam dünyasına sığınmak­tan başka çare kalmıyor. Yazı tam da burada devreye giren yalnızlar sığınağıdır. Yaz­mak eyleminin insana en büyük desteklerinden biri, kişinin yalnız omzuna güvendiği bir elin konulmasıdır. Bir başkasından göremediği desteği kişi kendi zihninden alarak hayata direnmeye devam eder.

Günlükler, insanın gün boyu suskunluğunun en sadık dinleyicileridir. Bence insan, içten içe bir gün birilerinin eline duyguları geçsin, neler yaşadığını her şey olup bittikten sonra bile olsa birileri duysun diye günlük tutar. Günlükler boşa yaşamadım diyen birinin en sahih kimliğidir.

Oğuz Atay’ın günlüğüne yazdığı bu cümlelerden kırk bir yıl sonra yine bir ni­san ayında birinci baskısını yapan Hakan Günday’ın AZ romanındaki Derda, Atay’ın bu yalnızlığına dayanamaz ve yaşadığı dönemde onu anlamayan insanları bulup bir bir öldürmeye çalışır:

“Ben” demişti Derda, “Oğuz Atay için vurdum onları. Kim olduklarını bilmiyorum. Umurumda da değil. Ben vuracak yazar arıyordum. Ya da gazeteci. Onlar çıktı karşıma. Çektim, vurdum.”

“Oğuz Atay da kim?” demişti, emekliliğine az kalmış bir polis. Derda, bileklerindeki kelepçelere rağmen ayaklanıp “Lan!” diye bağırmış, ancak arkasındaki iki polis omuzla­rından tutup oturtunca susmuştu. Sonra da içlerinden biri, “Ne alakası var Oğuz Atay’la?” diye sormuştu.

“Oğuz Atay niye öldü, biliyor musunuz? Kahrından! Peki, onu kim o hale getirdi? Kim üzdü? Onun zamanında onu umursamamış olan herkes. Bana inanmıyorsanız, gidin bü­tün kitaplarını okuyun. Sonra da gidin hayatını okuyun! Ben onun intikamını almak için vurdum o herifleri.”[2]

Günday, Atay’ın Günlük’ünü okuyup hüzünlenen herkesin yüreğine su serp­mekle beraber, insana bir şeyi daha sorgulatıyor; Günlük yazacak kadar yalnız bıraktı­ğımız her insanın çektiği sıkıntılardan bizlerin de sorumlu olup olmadığımızı.

 

 



[1] Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, 28. bs., İstanbul 2021, s. 4.

[2] Hakan Günday, AZ, Doğan Kitap, 69. bs., İstanbul 2022, s. 315-316.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...