Ana içeriğe atla

Yazıya Dair (IV)

 

IV.

Yazmak, özgürleştirmek demektir. Yazar özgürleşen ve özgürleştiren kişidir. Bugün pek kullanılmasa da eskiden yazarlar için muharrir sözcüğü kullanılırdı. Hür, hürriyet, muharrir kelimeleri hep aynı kökten gelir. Peki ama yazar ve özgürlük arasında nasıl bir ilişki kurulmuş ki yazı yazma eylemeni gerçekleştiren kişiye muharrir denilmiş? Bunun üzerinde biraz düşünelim.

(ı)Yazar, aklında tuttuğu düşünceleri özgür bırakarak insanlarla paylaştığından, (ıı) okuyan insanları eski bilinmezlik hâlinden kurtararak bilir olma hâline kavuşturmuş olduğundan, (ııı) yazdıkça kabuklarını kırarak dilin imkân ve olanakları aracılığıyla düşüncelerini darlıktan genişliğe doğru genişlettiğinden… bunlara benzer birçok yorum getirilebilir.

Bir yazar okuru özgürleştirdiği kadar yazardır. Nereden mi anlarız bir yazarın bizi özgürleştirdiğini? Okudukça belki yıllarca okumadan önceki hâlimizde olmaktan dolayı duyduğumuz acıdan. Bir tür geç kalmışlığın pişmanlığıdır bu. Platon’un Devlet’inin yedinci kitabında yer alan alegorik anlatıyı buraya uyarlamak da hiçbir sakınca yok. Çocukluklarından itibaren bir mağarada boyunlarından ve ayaklarından zincire vurulmuş bu kişileri düşünmemizi ister Platon.

Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasına koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. Böyle bir yeri getirebiliyor musun gözünün önüne?[1]

Bu insanlar mağaranın dışında ve hiç bilmedikleri bir dünyadan gelen sesleri, yansıyan görüntüleri yalnızca içinde bulunduğu koşullar elverdiğince deneyimleyebilir ve anlayabilir. Bu kez Platon içlerinden birini özgür bıraktığımızı düşünmemizi ister. “Mahpuslardan birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu; gözlerini ışığa kaldırsın. Bütün bu hareketler ona acı verecek.”[2]

Okur, eline geçen bir metinde Platon’un mağaradan çıkardığı adamın ruh hâline büründüğü, eski hâlinden acı çektiği nispette özgürleşmeyi başarır. Peki ya yazar? Yazar, mağaradan bir şekilde çıkmanın yolunu bulduktan sonra mağaradaki diğer tutsak arkadaşlarının yardımına koşan kişidir. Onları hürleştiren, zincirlerini söküp atmada ellerinden tutan kişi… Muharrir. Onun canı çoktan yanmış, fark etmenin, özgür olmanın bedelini çoktan ödemiştir.



[1] Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Yayınları, XXXVII. bs., İstanbul 2018, s. 231.

[2] Platon, Devlet, s. 232.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...