Meşşaîleri kıskandıracak cinsten yürümelerimin birinde aklıma takılan bazı soruların cevabını aramaya yönelik şeytanın küçük iğvalarını dışta bırakarak kendi kendime terennüm ettiğim lakırdıların bir gaz sancısı kadar beni rahatsız ettiğinin itirafını gidip bir dostuma dökecek kadar kendimi güven içinde hissetseydim eğer, buraya kendimce bulduğum bazı hakikatleri serdetmekten imtina etmezdim.
Nursel'le evliliğimizin ikinci yılında galiba o zaman ben yirmi üç o yirmi bir yaşındaydı. Elimi tuttu: "İnsan." dedi. Ben onun elini tutmadım. Bütün evlilik hayatımız boyunca onun bana sevgi dolu cümlelerinden tek bir tanesine bile cevap vermedim, onunla aynı yatakta yatmadım, Allah şahit elimi eline değdirmedim. Düğün günü herkesin alkış seslerinin arasında yüzündeki tülü kaldırdığımda seküler kesimin tüysüz tırnaksız adam yerine koymadığım şımarık kız ve erkek grubu bizimki kızı dudağından öpecek mi öpmeyecek mi derdindeyken, biraz gün görmüş gelenekselci arkadaşlar alnından öpüp öpmeyeceğimi merak ederken, ben yıllarca hasretiyle yanıp tutuştuğu gurbetteki kızının dönüşünü küçük bir baş selamıyla geçiştiren Japon baba gibi yalnız hafifçe eğildim Nursel'e doğru.
Gözüm öyle ulvî bir ufuktaydı ki gitmek istediğim o yolun sonunda zaten Nursel'i bulacağımdan habersiz ben, hakikat hakikat hakikat diye çölde kırk yıl dolanan Yahudiler gibi gezinip durmakla meşguldüm.
Nursel, elimi iyice sıktı, boynunu büktü, beş on damla yaş döktü gözünden de "İnsan." dedi yine.
Ben günlük çekmediğim "La ilahe illallah" zikrini günümün hangi saatine sıkıştıracağımı düşünürken, Nursel bu sine yükümden bihaberdi. Dayanamadım daha fazla yanında durmaya. Elimi en kıskanç muhterisin nefsinden daha şedit bir tavırla çekip aldım Nursel'den. Arkamdan yemin billah, cümlesi cümlesine şöyle bağırdığı kulaklarımda hâlâ titrer:
"İnsan, göğe değer de bir gönle değemezse, insan mıdır?"
Yorumlar
Yorum Gönder