Ana içeriğe atla

Şeyh Babam IV.

 Ben hangi gölgeye gitsem, güneş oraya doğar. Yaşadığım günleri hep böyle varsaydım. Yok saysam da elime geçecek bir şeylerin olmayacağının ayırdına vardığımda on dört yaşındaydım. Takdir edersin ki ortada ne Şeyh Babam ne bugünkü bana dair herhangi bir yaşam perspektifinin kırıntılarının olmadığı demlerdi ve ben hayat denen bu koca tablonun hangi figüranı olmam gerektiğini bilmiyordum.

O dönem bir rap müzik merakıyla kalbimin ve ruhumun dolup taştığını söylemeden edemeyeceğim. Stüdyo kurma hayallerim, tekstile gidip para biriktirmek için bir günlüğüne çalışmam, annemin başının etini yemem, üstelik lisede sınıfta kalmıştım o yıl. Sonra Sagopa Kajmer'in bir şarkısı "Bu Böyledir"i bilmem kaç yüzüncü defa dinlediğim esnada kalkıp namaz kılmaya başladım. Artık bildiğim ne varsa okudum durdum namazlarımda...

Hatıraların insan zihnine hep dağınık gelmesinin sebebi üzerine tefekkür etmenin erdemini tarihteki herhangi bir filozofun üstlenip üstlenmediğine dair bir müktesebatı haiz değilim. Kuşatıcı yönüyle bir hatırat kaleme almayı tanıdığım üç beş mühim insandan bahsederek kendi karakterim adına güç devşirebilmeme faydası olur diye düşündüğüm ilk gençlik yıllarımdan alelacele çıkışımın ardından bunun çok da mümkün olmadığını fark ediyorum.

Hatıralar zihne hep dağınık gelir; çünkü kronolojik bir yöntem benimsemeye kalktığım esnada bile o kişinin bugünü beni ve onu hiç terk etmediği için zihin hep bu ana sürüklenip gelir. Ben nöroloji eğitimi almadım yazdıklarım yalnız düşündüklerimdir. Bütün bir camdan daha iyisi yarısı kırık camdır. Biraz dışarıyı, biraz içeriyi aynı anda kendi yansımasını görmeye devam etme fırsatını bulur insan. Bütün çaylar bitki çayıdır. Bitki çayı diye ayrı bir türden bahsetmenin amacı ilaç mümessillerini kıskandıracak türden bir propagandanın yan ürünü olmaktan başka bir misyonu üstleniyorsa haberim yok.

Derken Müslüman oldum. Hasan diye bir arkadaşım vardı. Ortaokul yıllarından tanıyorsam da lisede sınıf arkadaşımdı. Dersleri nasıl iyiydi Allah'ım. Oysa ben ve benim sebep olduğum bilmem kaç arkadaşım o yıl sınıfta kalmıştık. Hasan gitti. Medrese okuyacakmış. Babası Hasan'ı medreseye gönderdi. Sonra geri geldi Hasan. Ben onu sakalı uzamış hâlde görünce: "Beynini yıkamışlar senin." dedim. Hasan ne desin, bir iki hık mık... Sonra bana medresede kullandığı ne kadar cübbe, takke, japon sarığı varsa hediye de etti. "Kur'an öğret bana." dedim. Subhaneke'nin tâliminden, Kur'an okumaya bir şeyler öğretti bana iyisi kötüsü. Abdest almazdı Hasan. Kur'an'a hürmetsizlik etmek de istemezdi. Kaleci eldiveni takarak ders verirdi bana. Beşe beş katmak, her gün aynı insanlara ve hoca kılığındaki ego tanrılarına mahkûm olmak ağır gelmişti Hasan'a belli. Yetmezmiş gibi onun gittiği medreseye ben de gittim sonra.

Baharın insana âşık ol dediği günlerden birinde Şeyh Babam'la yaptığımız bir yürüyüşte:

"Herkes şişenin dibine vurmanın farklı yollarıyla meşgul." dedi.

"Tanrı'ya giden ruhlar kadar yol yok mudur efendim?" dedim.

"Yola güven olmaz, kenefe de Mekke'ye de giden yol aynı şeye hizmet eder sanarsan yanılırsın."

"Yolcu niyetinden eminse efendim?"

"Yolcu, yolunda gerek."

"Bazen öyle bunalıyor ki içim Sartre'ın; Roquentin'ini kıskandıracak türden bir bulantıyla dolup taşıyorum. Bu yönüyle ben de kendime dibine vuracak bir şişe arıyorum, kâh sanatın merhametli kucağı oluyor bu, kâh sizin telif ettiğiniz makalelerden biri. Fakat gece başımı yastığıma koyar koymaz yine aynı gönül bulantısı gelip çöküyor üstüme."

"Çözümü bende var sanarsan yanılırsın. Her insan kendisinin mürşididir evladım. Yalnız seni muğber eden şeye dikkat kesil. Dikkat kesil de asıl acının kaynağını bul. Bul ki ağulu aşını bal edebilesin."

Uzun yola çıkınca arabanın camından etrafı seyretmek en büyük marifetlerimin ileri gelenlerinden. Gördüğüm her izbe evde bir şeyin merakı sarıp sarmalıyor içimi dışımı. Şimdi şu evdekilerin de bir dünyası, bir kalbi, aşık oldukları biri, izledikleri haberler de var öyle mi? diye sorup sorup duruyorum. Oysa yol kenarında olanların hiçbirinin yola dair bir beklentileri, o yolun gittiği yerin nereye vardığına dair herhangi bir istifham taşıyıp taşımadıklarına dair endoplazmik retikulumun ne olduğunu bilmediğim ve hiçbir fikrim olmadığı gibi bu insanların hayatın nereye düştüklerini de bilmiyorum.

İnsan hayatın bir yerine düşer. Hayat insanı bir yere düşürür. "Düşmez kalkmaz bir Allah'tır." cümlesini kuran insan, şunu bilincine varmasa da dışavurur. "Düştüm. Kalktım. Çünkü kulum."

Kuuuuuuş sesleriiiii ooovaaalaraaa yayılıııııır

İiiiiinsan bunaaaa hayran ooolur bayılıır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...