Kışa niye geldin diye sorulmaz. Mevsimdir gelir geçer. Peki ya insan? İnsana da sorulmasa daha mı mutlu eder bizi?
Bana bu yaşa kadar kimse sormadı nereye gittiğimi. Nereden geldiğimi sordular yalnız. Onlar için herhangi bir tehlike barındırıp barındırmayacağım geldiğim yerin ne denli sâlim bir yer olduğuyla ilgiliydi de ondan. Geldiğim yer kötüyse ben de kötüydüm. İnsan geldiği yerin değil olduğu yerin cevabına meftun. Gittiği yerin sorgusuz sualsiz şaşıranı...
Fe eyne tezhebûn? ya da Quo Vadis. Bütün mesele insanın nereye gittiğinin sorulmasıyla başlıyor.
İnsan yalnız gittiği yerin cevabını verebildiğinde yaşamın neresinde olduğunun farkına varabiliyor.
Şeyh Babam bana bir keresinde: "Yaşının kaç olduğunu bilmek yaşamın neresinde olduğunu bilmek anlamına gelmiyor. Sırf bu sebeple bile düşünülse; insan cahildir." demişti. Haklı mıydı?
En azından ben, yaşamadım, yaş aldım gibi egzistansiyalistlerin karamsarlığını kıskandıracak bir cümleyle çıkabiliyorum işin içinden.
Herkes evine, köyüne dönerken ben hep beklerdim. Yurtta yalnız bana kalırdı boş koridorların nöbetini tutmak, gecenin yalnızlığına katık olmak, ayın ışığına göz kamaştırmak, güneşi selamlamak ve daha nice romantizm akımında yüceltilen imge ve anlam dünyası varsa... hepsinin şefkatten uzak kucağında bulurdum kendimi.
"Bir insanın insanlığı neyle ölçülür efendim?"
"Yastığında uyanık kaldığı dakikalarla, saatle."
"Gidenlerin özlemi nasıl geçer efendim?
"Kalanların şifası yalnız o özlemdir."
"Ölüme çare efendim?"
"Yaşamak, ölmenin zıddı değil, hissetmenin eş anlamlısıdır."
Bu sabah, biraz müsaade istedim beyaz önlüklülerden. Uzunca bir yürüyüş. Aklıma gelen bütün sonbahar küskünlüklerimle barıştım. Üstüne afiyet biraz da yağmur çiseledi. Zor sorular sordum kendime. Tren vagonlarını kıskandıracak cinsten. Ardı arkası kesilmeyen horap şiki loploplar.
Sonra ilk kez bugündü biri çıkıp karşıma "Nereye gidiyorsun?" diye sordu.
"Afalladım. Gitmek ve ben aynı cümlede nasıl olur bilmem ki?" sustum.
"Sana diyorum kardeşim, yol kapalı görmüyor musun, nereye gidiyorsun?"
"Nereyegidiyorumnereyegidiyorumnereyegidiyorumnereyegidiyorum?" pek sinematografik bir susuş olup olmadığı konusunda kendimi ikna edecek yetkinlikte bir insan olmadığımı başta Nursel olmak üzere, Ümmühan, Şeyh Babam, aynadaki ben, hepimiz bilirdik.
Geri döndüm odama. Gitmek, kalamayanların türküsüdür. Ben hiçbir nağmeye yaraşmam. Hiçbir ağız ciklet niyetine olsun ağzına atıp da bir iki çiğneme lütfunda bulunmaz beni. Nerede kaldı kafiyelere katık etsin de hislere büründürsün adımı?
İnsan nereye gittiğinin cevabını arar. Ötesi lâf-ı güzâf.
Bir gün gitmek içindir gelinen bütün yollar ama gidilen bütün yollar gelmek için değildir.
"İnsanın mahrumiyeti nerede başlıyor efendim?"
"İnsanın mahkumiyetinin başladığı yerde."
"İnsanın mahkumiyeti nerede başlıyor efendim?"
"Âşık olduğu yerde."
Önüm arkam sağım solum sobe. Biraz da Nursel koy gözlerime. Heeh. Ört üstümü de. İyi akşamlar hemşire bacı.
Yorumlar
Yorum Gönder