Ana içeriğe atla

Şeyh Babam I

 Kışa niye geldin diye sorulmaz. Mevsimdir gelir geçer. Peki ya insan? İnsana da sorulmasa daha mı mutlu eder bizi?

Bana bu yaşa kadar kimse sormadı nereye gittiğimi. Nereden geldiğimi sordular yalnız. Onlar için herhangi bir tehlike barındırıp barındırmayacağım geldiğim yerin ne denli sâlim bir yer olduğuyla ilgiliydi de ondan. Geldiğim yer kötüyse ben de kötüydüm. İnsan geldiği yerin değil olduğu yerin cevabına meftun. Gittiği yerin sorgusuz sualsiz şaşıranı...

Fe eyne tezhebûn? ya da Quo Vadis. Bütün mesele insanın nereye gittiğinin sorulmasıyla başlıyor.

İnsan yalnız gittiği yerin cevabını verebildiğinde yaşamın neresinde olduğunun farkına varabiliyor.

Şeyh Babam bana bir keresinde: "Yaşının kaç olduğunu bilmek yaşamın neresinde olduğunu bilmek anlamına gelmiyor. Sırf bu sebeple bile düşünülse; insan cahildir." demişti. Haklı mıydı? 

En azından ben, yaşamadım, yaş aldım gibi egzistansiyalistlerin karamsarlığını kıskandıracak bir cümleyle çıkabiliyorum işin içinden.

Herkes evine, köyüne dönerken ben hep beklerdim. Yurtta yalnız bana kalırdı boş koridorların nöbetini tutmak, gecenin yalnızlığına katık olmak, ayın ışığına göz kamaştırmak, güneşi selamlamak ve daha nice romantizm akımında yüceltilen imge ve anlam dünyası varsa... hepsinin şefkatten uzak kucağında bulurdum kendimi.

"Bir insanın insanlığı neyle ölçülür efendim?"

"Yastığında uyanık kaldığı dakikalarla, saatle."

"Gidenlerin özlemi nasıl geçer efendim?

"Kalanların şifası yalnız o özlemdir."

"Ölüme çare efendim?"

"Yaşamak, ölmenin zıddı değil, hissetmenin eş anlamlısıdır."

Bu sabah, biraz müsaade istedim beyaz önlüklülerden. Uzunca bir yürüyüş. Aklıma gelen bütün sonbahar küskünlüklerimle barıştım. Üstüne afiyet biraz da yağmur çiseledi. Zor sorular sordum kendime. Tren vagonlarını kıskandıracak cinsten. Ardı arkası kesilmeyen horap şiki loploplar.

Sonra ilk kez bugündü biri çıkıp karşıma "Nereye gidiyorsun?" diye sordu.

"Afalladım. Gitmek ve ben aynı cümlede nasıl olur bilmem ki?" sustum.

"Sana diyorum kardeşim, yol kapalı görmüyor musun, nereye gidiyorsun?"

"Nereyegidiyorumnereyegidiyorumnereyegidiyorumnereyegidiyorum?" pek sinematografik bir susuş olup olmadığı konusunda kendimi ikna edecek yetkinlikte bir insan olmadığımı başta Nursel olmak üzere, Ümmühan, Şeyh Babam, aynadaki ben, hepimiz bilirdik.

Geri döndüm odama. Gitmek, kalamayanların türküsüdür. Ben hiçbir nağmeye yaraşmam. Hiçbir ağız ciklet niyetine olsun ağzına atıp da bir iki çiğneme lütfunda bulunmaz beni. Nerede kaldı kafiyelere katık etsin de hislere büründürsün adımı?

İnsan nereye gittiğinin cevabını arar. Ötesi lâf-ı güzâf.

Bir gün gitmek içindir gelinen bütün yollar ama gidilen bütün yollar gelmek için değildir.

"İnsanın mahrumiyeti nerede başlıyor efendim?"

"İnsanın mahkumiyetinin başladığı yerde."

"İnsanın mahkumiyeti nerede başlıyor efendim?"

"Âşık olduğu yerde."

Önüm arkam sağım solum sobe. Biraz da Nursel koy gözlerime. Heeh. Ört üstümü de. İyi akşamlar hemşire bacı.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...