Ana içeriğe atla

Şeyh Babam III

 Bir insana güvenmekle başlıyor bütün yanılgımız. Ona aklımızdaki, kalbimizdeki her şeyi sakınmadan emanet etmekle. Akla getirmediğimiz hayınlıkların bedelini ödeyerek, kurda emanet edilen kuzunun kaderiyle özdeşlik kurarak... kandırıldık yaslarıyla tükenip gidiyoruz sonra. Bir insanın bir insana yapacağı en büyük kötülüğü sordular da bir gün Şeyh Babam şöyle dedi: "Benim Habil ve Kabil'den anladığım yalnız bir kardeşin ötekine hasedi değil. Nasıl olur da bunca yıllık kardeşim bana beni öldürmek için gelir diye düşünmeden edememiştir Habil." Sonra şu ayetleri okudu:

"Onlara Âdem'in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, "Andolsun seni öldüreceğim!" dedi. O da dedi ki: "Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.

Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! Zira ben âlemlerin rabbi olan Allah'tan korkarım.

Ben diliyorum ki sen hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenesin, cehennemliklerden olasın! Zalimlerin cezası işte budur.

Sonunda içindeki duygular onu kardeşini öldürmeye itti; onu öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu."

"Habil'in cüssesinden önce güvenidir ölen." sonra yüzünü bana döndü de uzun uzun baktı. Kırgınlığımın farkında olduğunu o zaman anladım. Çıktım tekkeden etrafta genç kızların aklını ayartacak tanrıça rolleri üstlenmiş manken kızların billboardlara asılı cehennem sahnesini andıran pozlarından yüz çevire çevire, şehrin Allah'ı unutturacak sahte ışıltılarına küfrede küfrede, şişenin dibine vuranların kollarına taktıkları şuh kahkaha maskeli erkeklerin ve kadınların aralarından geçtim. Adını bana açmaktan imtina eden duygular sardı çevremi. Kavgada yumruk sayılmaz onlar bana ben onlara... derken yenik düştüm. İnsan, düşe düşe düşünebilir. Kendisini uyutmayacak dertlere düşmemiş bir insan bana düşünceden dem vuramaz arkadaş! İster adını sanını duymadığım bir feylosof ister popüler kültürün bütün bir insanlığa sattığı kanaat önderleri. Tınıma mın mın!

Bir parkta oturmaya niyetlendim. Sinmedi içime.Banklara oturmak yahudi âlameti gibi geldi gözüme (Banka kelimesinin 16. yüzyılda banklarda oturarak gemicilere/tüccarlara faizli borç veren yahudilerin oturdukları banklardan geldiğini öğrendiğimden beri tepeli başlı bütün banklara düşman olduğum doğrudur. Hem bağdaş kuramaz lan insan, hiç değilse buradan anlamıyor musun kültürüne uymadığını bu horap şiki lop lopların?)

Bir otel, "Şen Hotel" tabelalıydı. Girdim içeri. Resepsiyoniste: "Bana güneş görmeyen bir oda." dedim. Anladı karın ağrımı. Bir anahtar uzattı. Üzerinde oda numarasının da yazılı olduğu. "Fiyat peşin yalnız." dedi. Birkaç kâğıt serptim masasına. (Ne kadardı saymadım.)

Nursel'i aramak geldi içimden. Saat gecenin kaçıydı bakmadım. Aradım.

"Alo."

"Nursel."

"Söyle."

"Affet beni."

"Olur. Affettim."

"Sağ ol Nursel. Nursel sen ölmedin mi?"

Telefondaki sesten iç gıcırdatan bir kahkaha.

"Bu saatte tanımadığın bir numara seni arasa da af istese, hayır affetmiyorum deyip uzun uzun yalvarma cümlelerimi duymak istersin, affettim diyerek kapatıp uykuna devam etmeyi mi hemşerim?"

"Hakkını helal et bacım."

edip etmediğini bile öğrenmeden kapattım. Haram helal ver Allah'ım, senin kulun yer Allah'ım...

Nursel o gün suda boğularak ölmedi. Zaten ölmüştü Nursel. Ben onun kurbanı kabul edildiği için ellerimde karga boku, Nursel'i toprağa değil de suya gömmüştüm. Nasıl paylaşırdım onu Şeyh Babam'la. Onu Şeyh Babam'la ilk kez el ele gördüğümde ölmek istedim. Şeyh Babam beni görünce elini bırakır sandım. Gözümün içine baka baka daha sıkı tutundu Nursel'in ellerine. Nursel (biraz korkarak mıydı?) sarıldı Şeyh Babam'a. horap şiki lop lop.

Ölen yalnız Habil değil güvendi evet. Habil'i gömmeyi kargadan öğrendik evet. Bütün insanlık öğrendi bunu evet.

"Peki ya ölen güven nereye gömülür?" bilemedik de dolandırıp durduk aramızda binlerce yıldır...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...