Şeyh Babam'ı öldürdüğümde otuz yaşına girmeme henüz on bir gün vardı. Güneşe yalvaran bir salı günüydü. Sigaraya o gün başladım. İlk zina mı o gün ettim. Oysa acımam gereken yamuk yumuk kesili tırnaklarına oje sürmüş yolu yanlış insanlara, nefsi boş işlere yüz çevirmiş bir kızdı. Yusuf'a ihanet ettiğim doğrudur. Ama yemin ederim, kınanacağım günün hasretiyle yanıp tutuştuğum aylara ve yıllara her gün şahit olmaya devam ederek yaşadım ömür dediğim kirli paspasımı. Yine galiba o gündü Mustafa'yı gördüm. "Bütün takvimleri topla yak. Abdurrahman öldü. Silebildiğin her yerden bugünü sil." dedi. Beyin anevrizması patlamış Abdurrahman'ın, subaraknoid kanama da dedikleri bir yecüc mecüc cinsinden insan yiyen musibetlerden biriymiş. "Şeyh Babam'ı öldürdüm Mustafa." dedim. "Ne zaman yaşattın ki?" diye sordu. Eli cebine gitti. Sigarasını yokladı bizimki. Bıraktığını hatırladı, cebinin fermuarını kapatmaya üşendi. Eline tükürdü. Ben de tükürdüm. Tokalaştık. Herkes yoluna gitti.
Bertolt Brecht'ten bir yabancılaştırma efekti çaldığımı düşünüyorsan yanılırsın. Ben Tarkovski'den, Lars Von Trier'e kadar sinematografik bütün yerleşkelerin halkı olmayı reddettiğim için zina etmeye, haram para yemeye, bir partinin gençlik kolları başkanı olmaya, Ümmühan'ın aldığı pantolonu bağ bahçe işlerinde kullanarak eskitmeye, Nursel'in hayınlığını sineme çekmeye devam ettim belki on yıllarca.
Ne kadar zaman geçti bunu hesaplamak zor. Ama insan insana deri ceket giymenin puştluk alameti olmadığını bile vaktini şaşırarak sonbaharda yere düşen bir kar tanesini vesile ederek öğretiyor.
İnsanın insana öğrettiklerinin listesi:
Madde 1-)
Madde 2-)
Madde 3-)
Madde 4-)
Madde 5-)
Bu maddeler boş diye aklına müphem bir takım soru cümleleri geldiyse, yerin yanım değil, yanım yerin.
Bir cümleme sere serpe yere serildi Şeyh Babam. Kulağına eğildim bir gün:
"Senin ben ızdırabını sikeyim." dedim.
Yüzüme baktı:
"Izdırap. Izdırap. Izdırap. Izdırap. Izdırap. Izdırap...
Ömür boyu aradığım kelimenin mânası demek buymuş." dedi.
Oracıkta yere serildi. Tabi post kaldı başıma. Bütün müridân biat etti. Şeyh Babam'ın vekil tayin ettiği bütün cebi delik yandan çarklılar, gelip intisap ettiler bana. Her yerden biat tazelemeye gelen, başı zora düşmüş on birlerce insan... Kırmadım hiçbirini.
Tarikat derslerini düşürdüm.
Beni düşünmelerini yasakladım.
Kılık kıyafet serbestiyeti demeyeyim de, altı Yavuz Selim şalvar, üstü dar penyeye kadar erkek müridâna, tavşan baş örtüsü şekli hariç, göğüslerini ve omuzlarını örtmek şartıyla siyahtan gayrı diğer koyu renkleri de giyebileceklerine dair kadın müridânın küçük bazı değişikliklerine ön ayak oldum.
Birbirlerinin yükünü yüklenmek riyâkârlığını bir kenara atmalarını emrettim. Hepsi birbirinin velisi olma rolü kesen münafıklar gibi geliyordu gözüme önceleri, sonra asıllarına dönünce en azından kusurlu Müslüman kardeşlerim diye benimseyebildim. Bu fasıl çok uzun. Yanık ve yenik Roma'nın muzaffer ve müteheyyiç faşist Mussolini'sini andıran muhtelif bir takım kahramanlık girişimleri...
"Ben Tanrı'ya inanmıyorum Peder."
"Önemli değil, o sana inanıyor."
Nazik davranmaya paydos, herkes içindeki Hakan Günday roman karakterini dışarı çıkarsın.
Medrese sistemine Oğuz Atay'ı, İsmet Özel'i, Neyzen Tevfik'i, küskün ve kırgın bütün şairleri ekledim.
"Giyotine vurduktan sonra kellemi kaldır ve halkıma göster. Çünkü o kelle buna değer."
Vaazdan çıkmış da bizimki gördüğü ilk Yahudi'ye saldırmış. "Ne yaptım ben sana?" diye soran Yahudi'ye; "İsa'yı öldürmüşsünüz piç daha ne olacak?" deyip iki tokat daha aşketmiş. "Ama bu yüzyıllar önceydi benim ne suçum var?" deyince de; "Ben yeni duydum." deyip bir de tekme. İşte aradığım mücahid ve beklenen mücahede kıvılcımını yakan kırgın ve küskün saçları savaşa ayarlı saati her zaman muharebeye kurulu partizan bro.
Yazmak, ya da kusmak aynı şeydir. İkisi de bir şeyleri kirletir.
Yorumlar
Yorum Gönder