Ana içeriğe atla

Kaçış Mektupları 1.

 Yazı tura attım ve tura geldi. O hâlde yazmaktan başka çarem kalmıyor demektir. İnsanın aklına her geleni yapmasındansa biraz düşünüp duruma göre hareket etmesi gerektiğine ilişkin bir yığın telkinlerde bulunan zevâtın dilinden düşüremedikleri nasihatlara kulak kabartmaktansa yanlışa da varsa bildiği yolda yürümeye devam edip etmemesi gerektiğinin her zaman bir soru işareti olarak kalmasının önüne geçebilecek herhangi bir durum olup olmadığının ayırdına varması gereken kişinin ne denli ötekiler olduğuyla ilgili aklımın erdiği ilk yıllardan beri düşünmüyorum diyemem. Çünkü düşünebilmek, göz yaşının değil, söz yaşının fiilidir. Sahici hiçbir sözü yaş bırakmayan insanların dünyası burası. Her şeyi kurutanların.

Bugüne kadar bütün yazdıklarımda muhataplarımın seviyesini gözetme mecburiyetim oldu. Çevremde para yerine biriktirdiğim insanlarla (ki hiçbirini ben harcamadım hepsi harcanıp gitti) kurabileceğim diyalogların seviyesini her zaman düşürmek gibi bir ızdırabın beni boğduğunu fark ettiğimden beri ciddiyetimin yerini sululuğum, düşüncelerimin yerini şakalarım aldı. Ancak böyle konuşabildim. Yazabildim. Yazdılarsa eğer okuyabildim. Bu mektupları sadece kendime yazmaya belki bir nebze olsun iç sesimle konuşurken rahatlayabilmenin saadetine de erişebilmeye niyet ettim. Bugün doktora tezimle ilgili çalıştığım bir bölümde Peter Brook'un Boş Alan adlı yapıtındaki bir değerlendirmesi gözüme çarptı. Şöyle diyor Brook; "Tekerlek icat edilmeden önce Meksika'daki köle orduları koca koca taşları ormanların içinden dağların tepesine taşıyorlardı, oysa onların çocukları küçücük tekerlekler üzerindeki oyuncaklarını iplerinden çekiyorlardı. Oyuncakları yapan kölelerdi ama aralarındaki ilişkiyi yüzyıllarca görmediler." 

Bu bana insanın en çok gözünün önündekileri görememesi açmazını tekrar hatırlattı. Biz, bizden olanı görmemeye başlarız. Zira o artık kazanılmış birisidir ve harcanmaya müsait hâle getirmeyi ne ölçüde olduğu değişmekle beraber başarmışızdır. Bu yüzden bir Müslümanın diğer Müslüman kardeşine gösterdiği önemin bilmem kaç katını seküler birisine gösterdiğini görürüz. Durum tersi düşünce yapılarına sahip insanlarda da muhtemeldir ki böyledir. Muhtemeldir diyorum zira kendimi Müslümanlarla bir arada tutarak ötekilere yüz çevireli on yıl gibi bir süreyi geride bıraktım. 

Ninova'dan kaçmanın caiz olmasını çok isterdim. Vakta ki Yunus'un başına gelenlerden haberdar olduğumdan bunu yapmaya maçamın yemediğini de itiraf etmekten yüksünmüyorum. He, Ninova'dayım diye Ninovalı olmadığım da kimseden saklamamı gerektirecek bir sır olarak zihnimin bir köşesinde yer etmiyor.

Bir mektup yazacak olsaydım da her fırsatta bütün düşündüklerimi, inandıklarımı, hissettiklerimi aktarabileceğim müşahhas biri olsaydı beni içine düştüğüm buhranlardan çıkarmaya yetmese de hafifletebilecek sahtesine de hırka vermeye razı olacağım birkaç cümleye tesadüf edebileceğimi bilseydim elimden ne kâğıt ne kalem, ne klavye hiçbirini düşürmezdim. Eh, geldiğim noktada bir takım şeyleri izhar etmenin çok da işe yarar bir tarafı olmadığı görülmüyor değil.

Kişinin yalnızlığı tek başınayken başlamaz. Kişinin yalnızlığı kalabalıktayken başlar.

Kalabalık, adı üstündedir 'galebelik'ten bozma bir kelimedir ki insanın yalnızlığına galebe çalınan yığını ifade eder. Ben en çok insanlarla bir aradayken bu mağlubiyeti tattığımdan her fırsatta Cemil Meriç'in ne kadar gerisinde olduğumu bilmemekle beraber en az onun kadar kitaplara kaçtım. Bunun bana bazı faydaları dokunmadı diyemem. Söz gelimi bütün eğitim hayatım boyunca (öğretim diyemem çünkü sadece eğilmem istenildi) 'hoca' olarak hitap ettiğim yüzlerce insandan edindiğim bilgiler zihnimin milyarda birini bile kaplıyor diyemem.

Zile basıp kaçan çocuklar gibiyim. O evdekileri rahatsız etmekten, onları balkonda tek rahat edebilecekleri salonlarında iğrenç zil sesini çıkaranın kim olduğu öfkesiyle bırakmanın keyfini çıkarmak gibi çirkin bir hazzın taliplisi değilim yanlış anlaşılmayı istemem. Sadece bastığım zilin bana ait olmayan bir ev olduğunu bildiğimden ve kaçmaktan başka çaremin olmayışına artık iman ettiğimden kaçış mektupları yazmaya karar verdim. Evet asıl kaçış Allah'adır. Ve fakat dünyada ve dahi bunca insanın arasında tutsaklığın ceremesi zaman zaman insana yerinden kaldırılması hayli zor bir Sisifos kayası gibi geliyor. Dünyanın müminin zindanı olduğu rivayetinden de haberdarım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...