Ana içeriğe atla

ŞEYH BABAM XXVIII.

 İnsanın eğri büğrü bir yer tuttuğu dünyada birine bir şeyleri açıklayamamanın ızdırabını çokça çektiğini hep aynı yol üzerinde modern bir sisifos olarak gidip gelen şoför bıkkınlığını kadar yaşadım. Bazen olmaz. İster yırtık yakalı bir gömlek giy. İster yalnız rengi kreme çalmış bir fanila. Bütün vücudun çürümüştür. Bot, sandalet ya da terlik ne fark eder? Çürümüş bir et yığınını getirip götürmekten başka yapıp ettiğin ne vardır ki?

Benden hikmetli sözler sadır olsun diye nice dualar ettim. Bütün hamdler Allah'a mahsustur. Sözümün hepsi malayaniye denk düştü diyemem zira Hak'tan korkarım ve bunu salih bir mümin olmanın en başat unsuru sayarım. Sadece geldiğim bu noktada ruhumun iyiliklerini o kadar içip bitirdim, düşüncelerim o kadar hastalandı ve hafızam o kadar zayıfladı ki bana benden sorulsa "Hiçim!" cevabı ağzımdan çıkarsa adımı şükredicilerden yazdıracağıma dair herhangi bir kuşkuyu sineme yük etmiyorum.

Si Je Vis. Ölüm korkusu olduğu iddia edilen Tolstoy'un yazılarının sonuna koyduğu s.j.v. harflerinin açılımı. Ne mi demek? 

"Yaşarsam eğer."

Yaşarsam eğer diye başlanılan bir cümleye eklenebilecek artık hiçbir şeyim kalmadı. Zaten işin aslı bence insan eğerli cümleler kurduğu kadar yani şart koştuğu kadar hayata dair bir beklenti akdinin devamına göz kırpıyor demektir. Benim ne eğerli, ne değerli kuracak başka bir cümlemin kalmadığını söylemek için sana bu son yazımı yazıyorum.

Nursel diye suda boğulup gittiğini yazdığım kişi dünyada en değer verdiğim insanlardan biridir ve manevi ablamdır.

Ümmühan diye son zamanlarda yazılarımda seslendiğim kişi dünyada en değer verdiğim insanlardan biridir ve manevi ablamdır. Ali de çocuğunun değil onun canı babasının adıymış.

Şeyh Babam; Mustafa adı Öner soyadıdır ki, kır saçlı, ümmet yüklü, parlak gözlü bir adamdır.

Olduğum yer kendi tımarhanem. Yazdığım bütün mekânlar kendimle birlik konar göçer sırtımda taşıdığım kalbim.

Okudukların kendimle ilgili her gün girdiğim savaşta soluklandıklarımdı. Seninle nefeslerimi paylaştım.

Ben cenkte cidal ederken geldiğim yerde her şey yerli yerince duracaktı.

Yaş aldığımı, zamanla herkesi biraz biraz unuttuğumu, dolapta bıraktığım elbiseleri albenili olarak bulamayacağımı, annemin saçlarının ağardığını, cenkte yanımda olan insanların gözünde bir hiç mesabesinde olduğumu aklımın ucundan bile geçirmedim.

Öyle saydım ki, ben tüfenk tutuşturulan ellerimle göğe de dua etmeyi unutmadıkça umduğum her şeye nail olmak saadeti beni mutmain kılmaya yetecekti. 
Ayağıma es kaza geçirdiğim çarıklarımın tabanımı çakıldan taştan biraz olsun koruyacağı vehmiyle geri dönerken hiçbir şeyi bıraktığım gibi bulmamanın ızdırabını çekiyorum.
Sırf bu sebeple bana sorulan "nasılsın?" sorusuna hiçbir zaman cevap vermedim.

Ve yine bu sebeple Batuhan, Ebubekir ya da Mânsûr her kim oldumsa girdiğim bütün harplerden küskün döndüğüm günler çetelesini yırtıp atarak, sulhe dönüyorum. 
Sulhe yani hiç bilmediğim bir yere ve fakat en çok bildiklerimle.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...