Ana içeriğe atla

Şeyh Baba Fasl-ı Evvel

 Bir nehrin propagandasını yapmak isterdim. "Durun ve ibret alın bu propagandadan en insanlar!" deyu avazım çıktığı kadar vaveylâ koparmayı da. İbret alanla almayan bir nehri geçmemiş gibidir çünkü. Ayağı ıslanmamış, ayağının altında bir kurbağa ezmemiş, bir balığın tenine değme tedirginliğini hissetmemiş ve vakt-i saatidir bu korkunun deyip yılandan ürkmeyi aklına bile getirmemiştir.

İbret alan kişi suyu geçen kişidir. Faruk Beşer (Faruk Beşer, Kur'ân-ı Hakîm'in Meali ve Kısa Tefsiri, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2021, s. 116) künyeli çalışmasında ibret ve onunla aynı kökten iştikak etmiş diğer kelimeleri şöyle açıklar: "İbret, nehri karşıya geçme anlamındaki 'ubûr' kelimesinden gelir. İbret alma, bilgisizken bilgiye geçme demektir. İbare kelimesi de buradandır ve konuşanın ya da yazanın kastettiği manaları dinleyene ya da okuyana aktardığı için 'ibare' adını almıştır. 'Tabir etme' kavramı da buradandır."

Şeyh Babam o dönemki küffâra cenge gitmekte olan Tâlût ve ordusunun nehirle olan imtihanını bana ilk anlattığında nehrin suyundan lıkır lıkır içip de o günkü alet edevât ne idiyse vuruşmaktan içtinap edenlere dair içimde oluşan kızgınlığı bastırmak için olacak avucunun içini kalbimin tam üstüne doğru meshettiğinde  mevsim yazdı. Zoruma gitmişti Tâlût'un ve onunla birlik nehir imtihanını atlatanların yalnızlığı. Bu sebeple üç gün üç gece susuz uyudum. Şeyh Babam çatlayan dudaklarımı görünce; "O su bu su değil evladım. İçilen dünyalıklardır." deyip yanındaki 0,5 LT'lik bilmem hangi dağın kuş uçmaz kervan geçmez bir aralığından asırlardır akmakta olduğunu ambalajına reklam olarak bastıran o ismini anmak istemediğim markanın suyunu içmem için uzattığında (C. Ronaldo'nun bunu içmeyin deyip Coca Cola'yı kaldırarak yerine koyduğu su şişesinin markası da aynı kola firmasına aitti. Bu su da. Bu biraz da şu demekti: bkz. Yahudinin parmağını bulamadığı ve bulandırmadığı mecraların azlığının delaleti.) öyle hoşuma gitmişti ki nasıl anlatsam bunu size? Belki "İsmet Özel'in şiir mısraı gibi kız be!" cümlesindeki coşkun tavrı tahayyül edin desem ucundan kulağından maksat hâsıl olur. Sonra o günün gecesini sabaha harman ettiğim gün şunları yazarak bitirdiğim das capital bir gece buhranıyla uyuyamamıştım:

"Monet'nin gözleri kör oldu. Benimkiler sende kalsın." Belki yolunu gözlediğin kuşlara rüşvet olarak sunarsın."

Canımı yakan belki de konamamışlıktır,

Konuşamamışlıktır, geç kalmışlıktır diyeceğim ama

Biliyorum bunların hiçbiri geçer akçe değil.

İçim ne kadar gürültülü. İçim ne kadar uzak. İçim ne kadar içim?

Hayır, kulağımı kesip bir fahişeye vermeyeceğim.

Acısı benden önce çekilmiş sancıların teneşirini paklamak bana düşmüyor.

Hristiyan değilim, boynumda bir günahla dolaşıp günah çıkarmak için Guatemala'ya gitmeyeceğim.

Afganistan na şurası. Bir iki kurşun yarasıyla dönmek genç ve cahil ve mutlu kanı isyan akan çocukların cennet rütbesi gibi gururla taşıdıkları bir izMİŞ.

Bir inek kesin denildiğinde akıllarına insan gelen faizci hırtoların benk benk benklerine oturup da faiz almadım. Bugün kredi kartlarımdan birini gidip kapatmalıyım.

Şeyh Babam beni bu kır saçlı, tütün dumanı bıyıklı heriflerin arasında görse, "Ver ulan rabıtalarımı geri!" derdi. Ben de ona sadece zikirleri çektiğimi ve fakat onun alnını birkerecik olsun alnıma değerken hayâl etmediğimi söylerdim. Küser miydi? Onu da makamınca o düşünsün.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...