Ana içeriğe atla

Şeyh Babam Fasl-ı Erbae

 Çevremdeki bütün kapitalistleri öldürmenin yollarını aradığım günlerde miydi? Yoksa Prens Kalyanam Kara ve Papam Kara Hikâyesi'ni tekrar tekrar okuduğum bedbînliğe dûçar olarak Sartre ve Simone de Beauvoir ikilisinin âkıbetini bilmemin bana yüklediği aşka dair sorumluluğumun ne olması gerektiğiyle ilgili derin muhasebelerin kanıma akıttığı kararsızlık duygusuna teslim olduğum anlardan birine mi sığdırmıştım bütün hâlet-i ruhiyemi şimdi hatırlamıyorum.

Ne koku geldi burnuma. Öğğk. Ah bu hastaneler.

Diş telini yeni taktırmış, damağının kesilmesine daha fazla dayanamayarak diş teli mumlarından medet ummuş ve senelerce mumlu ağızla etrafta dolaştığını görür olduğum Şamdan Can (eh bu kadar mum takarsan adın başka ne olsun isterdin sevgili Can?) Şeyh Babam'ın benimle şöyle üç beş turlamak istediğini söyledi. Ben tabi hemen gubarmış bir gögercin gibi kanat çırptım Şeyh Babam'ın üssüne.

Ağır aksak adımlarla mı desem? Şeyh Babam yorgun muydu desem? Şimdi zihnimde meçhule taalluk eden bir hâlle yürüyordu. Turlamamızın ilk çeyreğine denk düşer anlardan birinde olacak:

"Şeytanî network boş durmuyor. Bir biziz oturan." dedi.

Ben de ona: "Şeyh Baba başlamayalım yine Allah aşkına!" diye sitemde bulunamadım da: "Haklısınız efendim." diye zaten beni dinlemediğini bildiğim için kısa bir cümleyle diyalogu monologa dönmesin âlicenaplığıyla cevap verdim.

"Bir değiliz anlıyor musun? Senfoni yok. Yalnız kakafoni."

"Efendim, tarih boyu bu hep böyle olmamış mı?"

"Dünden bugüne yük getirme. Bugünün yükü kendine yeter."

"Yük getirmek değil de bunca deneme yanılma sonucu ortaya çıktığı çıkacağı demek bu kadarmış. İnsan buymuş efendim."

"İmrendiğim tek şey gökyüzü."

"Bütün gök yüzünüzde efendim."

"Haddini aşanları Allah sevmez. Şeytana kapı aralama."

"Peki efendim."

Bir süre sustuk.

"Oluk oluk her tarafımızdan bizi eylemek istedikleri insana dönüştürüyorlar. Ne yiyeceğimiz, ne giyeceğimiz, neyi beğenip neden nefret edeceğimiz, nasıl aşk acısı çekeceğimiz, nasıl anne baba olacağımız, hangi kitapları okuyacağımız hangi müzikleri dinleyeceğimiz... Sadece maruz kalıyoruz. Özne değiliz. Nesneyiz. Ne ise ne yiz. Bazen, nasıl olur da diyorum kimsenin gücüne gitmiyor başımıza gelip gidenler? Hemen tevbe ediyorum." gözleri doldu. "Keşke düşmeden düşünmek mümkün olsa!"

"Hava çok soğudu, yoruldunuz da efendim, sıhhatiniz bozulmasın, dönelim."

"Sartre cins kafalardandı." dedi. "Her cins kafanın, her büyük idealistin, her kahramanın, aşamadığı bir çit vardır. Gelip gidip takılır."

Nasıl mı bitti o gün?

Kapı çaldı. Hemşiredir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...