Ana içeriğe atla

Şeyh Babam Fasl-ı Hâmse

Şeyh Babam beni müridâna göstererek; "Evliya görmek isteyen şu gence baksın!" dediğinde Marquis de Sade cümlelerini kıskandıracak kadar ahlâksız bir adam olduğumu bir tek ben biliyordum. Üstelik Marx ve Engels ahretliklerin (Anadolu'da yaşasalar birbirlerine böyle seslenirlerdi. Yemin edip yalancı çıkmak istemem. On fakire birer fitre miktarı para vermek yahut bir fakire on gün birer fitre miktarı para vermek yahut üç gün oruç tutmam icâp ederse bunlara güç yetiremem.) "Komünist Manifesto"su çantamın arka gözünde dururken, elimde Kınalızâde Ali Efendi'nin "Ahlâk-ı Alâ-î"sini tutuyordum. İçimden: "Herkes kendinin ne bok olduğunu biliyor." diye geçirdim. Herkes mi biliyor? Herkes ve bilmek kelimeleri tarihin hangi zaman diliminde yan yana gelebilmiş ve bir cümlede kullanılabilmiş?

"Ona yapılan bütün yanlışları kendime yapılmış sayarım."

Nasıl hasetle baktılar Allah'ım! Alelacele çıktım tekkeden. Gocuğumu bile giymeden. Saatlerce nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm.

Aynı Allah'a ve peygambere iman eden, aynı şeyh efendinin kılavuzluğunda yürüyen, aynı renk takke giyen, aynı renk örtünen, aynı kitapları okuyan, aynı zikirleri çeken yüzlerce (Tekke alsa alsa dört yüz beş yüz kişiyi anca sinesine sarabilecek büyüklükteydi.) insanla aynı yerde soluk alıp veriyordum yıllardır ama hiçbir zaman bir arada olamadım. Ne kadar yalnızdım. Ne kadar terk edilmiş. Önceleri sadece Şeyh Babam sevse yeter diye düşünürdüm. Sonra yetmedi. Nursel geldi. Nursel gitti. O gidince keşke git- diye bir fiil Türkçede olmasa, keşke Nursel için başka bir şey diyebilsem diye çok düşündüm. Çünkü Nursel gidince kendimle barışacak bir şey bulamadım. Si vis pacem, para bellum.

Yürürken ellerim çok üşüdü. Cebime koymadım. Nursel'den utandım. Nursel'in elini bıraktığım gün geldi aklıma. Allah'tan dünyadaki bütün oksijen hakkımı tek seferde kullanmayı istediğim gündü. Denizdeydik. Hava da güzeldi Nursel de. Su bana hiçbir zaman sevimli gelen anâsır-ı erbaa fertlerinden biri olarak görünmezdi ezelden beri. Otururken Nursel kalktı yerinden bana doğru baktı. Ben pek oralı olmadan yarım yüz ona döndüm. El salladı. Sonra gitti Nursel.

Bebek Musa oldu. Ben belki suda boğulmayan bebek Musa'nın büyüyünce suda boğduğu Firavun oldum o gün.

Nuh'un oğlu Kenan'dım. Binmedim gemiye.

Sonra bir karga mıydı? Bacağıma sıçtı. Eh ılığından damlatalım ummânın diye suya temas ettim. Ellerim karga boku. Nursel'e baktım, bir dubaya sarılmış sıkı sıkı. Biraz kıskandım. Sonra gitti Nursel. Dibe doğru. Ben de kulaç üste kulaç attım. Ben de gittim. Elini tuttum Nursel'in. O beni aşağıya ben onu yukarıya çektim. Suyun üstüne bolca kabarcık çıktı onun karbondioksitlerinden. Gitti lan işte Nursel! Bunun sana neyini betimleyeyim?

Ellerim üşüye üşüye yürüdüm işte. Sonra oturdum kaldırıma. Kaldırım bir yolun güvenli olduğunu söyler insana. Seni ezilmekten koruyacak bir yer var ve orası burası der her bir taşı. Ezilmene müsaade etmeyen yerlerdir onlar. Necip, "Kaldırımlar"ı yazdığında daha belliydi bu dünyada ezilmemek için kendisine güvenilir bir yer aradığı. Onun kaldırımı Abdulhâkim Arvâsî oldu.

Uyumuşum.

Tekke'ye ne zaman, neyle, nasıl, nereden, kiminle döndüm hiçbir fikrim yok.

Uyandığımda Şeyh Babam ellerimi hohluyordu.

"Hoh hoh hoh" diyen bütün Noel Babalar Şeyh Babam'a kurban olsundu o gün.

"Üşümüşler." dedi.

"O gitti efendim." dedim.

Çok istedim Şeyh Babam bana bir cümle söylesin ve ben nefes alıp verecek bir sebep bulabileyimi.

Sustu Şeyh Baba'm. Zoruma gitti. Usulca çıkmaya çalışırken bağırdım arkasından: "Elohi, elohi, lema sabaktani?"

Tam yüz döndü. Ağlıyordu. Kısık bir sesle:

"Mâ vedde'ake rabbuke vemâ kâlâ." dedi.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...