Şeyh Babam beni müridâna göstererek; "Evliya görmek isteyen şu gence baksın!" dediğinde Marquis de Sade cümlelerini kıskandıracak kadar ahlâksız bir adam olduğumu bir tek ben biliyordum. Üstelik Marx ve Engels ahretliklerin (Anadolu'da yaşasalar birbirlerine böyle seslenirlerdi. Yemin edip yalancı çıkmak istemem. On fakire birer fitre miktarı para vermek yahut bir fakire on gün birer fitre miktarı para vermek yahut üç gün oruç tutmam icâp ederse bunlara güç yetiremem.) "Komünist Manifesto"su çantamın arka gözünde dururken, elimde Kınalızâde Ali Efendi'nin "Ahlâk-ı Alâ-î"sini tutuyordum. İçimden: "Herkes kendinin ne bok olduğunu biliyor." diye geçirdim. Herkes mi biliyor? Herkes ve bilmek kelimeleri tarihin hangi zaman diliminde yan yana gelebilmiş ve bir cümlede kullanılabilmiş?
"Ona yapılan bütün yanlışları kendime yapılmış sayarım."
Nasıl hasetle baktılar Allah'ım! Alelacele çıktım tekkeden. Gocuğumu bile giymeden. Saatlerce nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm.
Aynı Allah'a ve peygambere iman eden, aynı şeyh efendinin kılavuzluğunda yürüyen, aynı renk takke giyen, aynı renk örtünen, aynı kitapları okuyan, aynı zikirleri çeken yüzlerce (Tekke alsa alsa dört yüz beş yüz kişiyi anca sinesine sarabilecek büyüklükteydi.) insanla aynı yerde soluk alıp veriyordum yıllardır ama hiçbir zaman bir arada olamadım. Ne kadar yalnızdım. Ne kadar terk edilmiş. Önceleri sadece Şeyh Babam sevse yeter diye düşünürdüm. Sonra yetmedi. Nursel geldi. Nursel gitti. O gidince keşke git- diye bir fiil Türkçede olmasa, keşke Nursel için başka bir şey diyebilsem diye çok düşündüm. Çünkü Nursel gidince kendimle barışacak bir şey bulamadım. Si vis pacem, para bellum.
Yürürken ellerim çok üşüdü. Cebime koymadım. Nursel'den utandım. Nursel'in elini bıraktığım gün geldi aklıma. Allah'tan dünyadaki bütün oksijen hakkımı tek seferde kullanmayı istediğim gündü. Denizdeydik. Hava da güzeldi Nursel de. Su bana hiçbir zaman sevimli gelen anâsır-ı erbaa fertlerinden biri olarak görünmezdi ezelden beri. Otururken Nursel kalktı yerinden bana doğru baktı. Ben pek oralı olmadan yarım yüz ona döndüm. El salladı. Sonra gitti Nursel.
Bebek Musa oldu. Ben belki suda boğulmayan bebek Musa'nın büyüyünce suda boğduğu Firavun oldum o gün.
Nuh'un oğlu Kenan'dım. Binmedim gemiye.
Sonra bir karga mıydı? Bacağıma sıçtı. Eh ılığından damlatalım ummânın diye suya temas ettim. Ellerim karga boku. Nursel'e baktım, bir dubaya sarılmış sıkı sıkı. Biraz kıskandım. Sonra gitti Nursel. Dibe doğru. Ben de kulaç üste kulaç attım. Ben de gittim. Elini tuttum Nursel'in. O beni aşağıya ben onu yukarıya çektim. Suyun üstüne bolca kabarcık çıktı onun karbondioksitlerinden. Gitti lan işte Nursel! Bunun sana neyini betimleyeyim?
Ellerim üşüye üşüye yürüdüm işte. Sonra oturdum kaldırıma. Kaldırım bir yolun güvenli olduğunu söyler insana. Seni ezilmekten koruyacak bir yer var ve orası burası der her bir taşı. Ezilmene müsaade etmeyen yerlerdir onlar. Necip, "Kaldırımlar"ı yazdığında daha belliydi bu dünyada ezilmemek için kendisine güvenilir bir yer aradığı. Onun kaldırımı Abdulhâkim Arvâsî oldu.
Uyumuşum.
Tekke'ye ne zaman, neyle, nasıl, nereden, kiminle döndüm hiçbir fikrim yok.
Uyandığımda Şeyh Babam ellerimi hohluyordu.
"Hoh hoh hoh" diyen bütün Noel Babalar Şeyh Babam'a kurban olsundu o gün.
"Üşümüşler." dedi.
"O gitti efendim." dedim.
Çok istedim Şeyh Babam bana bir cümle söylesin ve ben nefes alıp verecek bir sebep bulabileyimi.
Sustu Şeyh Baba'm. Zoruma gitti. Usulca çıkmaya çalışırken bağırdım arkasından: "Elohi, elohi, lema sabaktani?"
Tam yüz döndü. Ağlıyordu. Kısık bir sesle:
"Mâ vedde'ake rabbuke vemâ kâlâ." dedi.
Yorumlar
Yorum Gönder