Ana içeriğe atla

Şeyh Baba Fasl-ı Semâniye

Hatıralar hep dağınık gelir zihne. Şimdi ben Şeyh Babam'a dair kronolojik bir hatırât yazamam elbet. Biraz önü biraz sonu anlat lan birine birini en fazla tanıştığınız gün çıkar ağzından. Sonra bozulur gider tarih. İnsan bir insanla yaşadıklarını gün be gün hatırlasa zaten, ölür be ölür!

Yan ranzadaki İbrahim Amca bana bugün bir arkadaşından bahsetti.

Arkadaşı, rüyasında bir kız görmüş. Hayatı boyunca o kızı beklemiş. Evlenmemiş. Öylece ölmüş herif.

İbrahim Amca tabi, hayretler içinde.

Zati geldi aklıma "Ayıttı ol peri bir gün düşüne girüren bir şeb

Sevincimden nice yıllar geçipdir görmedim uyhu."

Yani O peri gibi güzel kız bir gün acımış bizimkine de bir akşam rüyana gireyim diye lütufta bulunmuş yosma.

Bizimkisi de öyle sevinmiş ki kızın bu sözüne yıllardır uyuyamamış. Uyuyamadığı için de kızı görememiş yıllarca iyi mi?

"Aşk gelip de bulmaz insanı," derdi Şeyh Babam.

"İnsandır aşkı bulan." 

"Başına insanı almadığın bütün cümleler noksandır." da derdi.

Horap şiki lop lop.

Van Gogh kulağını kesip de veriyor ya fahişeye. Düşündüm bu işi. Üstü kalsın bile demiyor herif.

Van Gogh'a değil de fahişeye acımak da cazip gelmiyor değil. Kulağını kesip bana verse bir insan atsam atamam satsam satamam. 

"Duyacak bir şeyim kalmadı artık!"

Duma duma dum.

Bir Akşam Gezintisi Değil Bir İstiklâl Yürüyüşü bir İsmet Özel kitap adıdır.

Ulan bir sofra kurulsa şöyle helalle donatılmış. İsmet Özel, Bertolt Brecht, Tristan Tzara, Antonin Artaud dizilsek yan yana İSYAN  TÜRKÜLERİ ÇIĞIRSAK.

Ahmet Hamdi'nin Fransız gezilerindeki buhranını ölç biç tart. Benim ızdırabımın yanında sazımın teli değil!

Şeyh Babam bir gün karşı tekkedekilerden yanına gelmek isteyen, kalpleri zât-ı âlîsine akan dervişlere yasak konulduğunu öğrenince beni çağırdı.

"Bir mektup döşenelim. Karşıdaki hergeleye de silsilemizle çarpalım." dedi.

Elime bir tükenmez kalem tutuşturdu. Bir de fırındaki ekmekleri sardıkları adi kâğıtlardan bir iki. (Şeyh Babam o kâğıtların atılmasına zinhâr müsaade etmezdi. İsrafın hükmü kâfirce bile neredeyse mâlum.)

"Duydum ki halka zulmeder, inim inim inletirmişsin. Bu saatten sonra aramızdaki tek söz ok, tek iletişim kanalımız kılıçtır. Haftaya oraya geliyorum. Bil, bil ki hazırlığını yap. Hazırlıksız yakalandık da yenildik diye diz dövünüp yaka yırtma."

Sonra mı? Mahkemeye verdi herif. Şeyh Babam'ı ifadeye çağırdılar. Sanırsın Fatih Sultan Mehmet de Uzun Hasan'la Otlukbeli Muharebesi'nden evvel elçi gönderiyor mübarek adam.

Dervişler kendi şeyhlerine sıkı sıkıya bağlanma kararı almışlar. Bunu tabi duyunca Şeyh Babam (bu kaçıncı ihanet) yanıma geldi. Eli yüzü kan içinde. Bir peçete (ilk okulda annemin beslenme çantama koyduğu peçeteye benziyordu.) küçük de bir et parçası. 

"Götür." dedi. "Duymasak da olur." yani şimdi "Şeyh Baba Allah senin belanı versin! Ergen misin be sen?" diyemediğim için Van Gogh'tan ve fahişeden habersiz, Hüseyin'i yalnız bırakan Kufelileri andıran budala sürüsünün zikir meclisinin tam içine daldım. Fırlattım peçeteyi ortalarına.

Anladılar sanarsan yanılırsın. Aşktan buraya kadar nasıl geldi konu? diye sual edeceksen, aşktan nasıl geldin buralara? diye sorarım da anan baban aşk evliliği yapmadıysa mahcup olursun.

Şeyh Babaaa, Şeyh Babaaaa işçinin emekçinin Şeyhidiiiiir.

Yoksuluuun, yeeetimin kardeşiiiiii.

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...