Ana içeriğe atla

Şeyh Baba Fasl-ı Selâse

 Bir muzırlık yapıp Edvard Munch Bey'in "Çığlık" tablosunu tekkenin tam girişine astığım gün, Şeyh Babam elindeki 99'luk tesbihini (tasarımı kendisine aitti) katlayıp cebine koydu. Tabloya iyice yaklaşarak: "Sen de mi ekspresyonist oldun evladım?" deyince bir iki kem küm, bir iki hınk mınktan sonra: "Empresyonistler kadar olmasa da bunları da seviyorum efendim." dedim. Şeyh Babam da bana: "Hakikat, ne ekpresyonistler gibi senden dışarıya ne de empresyonistler gibi dışarıdan sana akan bir şey değildir. Hakikat zahmetsizdir. Sadece dua. Sadece dua." dedi. Şeyh Babam güzel sanatlar fakültesinden mezun olamaz çünkü diplomasını Hacı Annem yıllar sonra bana gösterdiğinde bitirilen fakültenin sanatla hiç işi olmadığını gören bir göz taşırken bunun hilâfına bir şey yazmam en hafif ifadeyle alçaklıktır. O Şeyh Babam'dı ve nereden biliyorsa biliyordu. Çok da peşine düşmedim.

Tablo epey uzun bir süre orada asılı kaldı. Müridânın kapıdan her girişinde tabloyu gördükçe bin bir "Estağfirullah"ına sebep ola ola kar kış yaz sıcak demedi de her gelene bekçilik etti. Reprodüksiyon bir tabloydu. Fakülteden Nursel doğum günüm diye almıştı. İyi kızdı Nursel. Cicili bicili şeylerden hazzetmediğimi bilirdi. "Şu tablodaki dandini dastan gibi bir kere haykırsak dünya düzelir." dedi. Ben de ona: "Nursel, dünya düzelmez. Düzelse dünya olmaz. Düzelse biz olmayız. Düzelse buranın adı cennet olurdu dünya değil. Düzelse, düz ele benzese  pürüzsüz bir hâle dönüşse ha burası Şeyh Babam nasıl Şeyh Babam olurdu? İyi yalnız kötü varsa iyi olabilir. Kerameti kendinden menkûl bir iyilik olmaz." demedim. Tablodaki dandini dastan gibi (Ah Nursel ömürsün!) avazım çıktığı kadar bağırdım. Nursel de bağırdı. Reha Erdem'in "Kosmos" filmindeki Kosmos ve Neptün'ü getirin gözünüzün önüne belki biraz onlar gibiydik. Sonra gittik. Kimse kimseye başka bir şey söylemedi.

Şeyh Babam bir gün beni odasına davet ettiğinde konunun tabloyla ilgili olduğunu hissetmemiştim diye bir tecahül-i ârifte bulunacak değilim. Bal gibi biliyordum. Bu sebeple tabloyu da kendimle birlik yanına götürdüm. Bana baktı Şeyh Babam sonra biraz da tabloya:

"Anlamazlar." dedi.

"Keşke." dedim.

"Keşke." dedi.

Sobada beraber yaktık. (Çakmağı da o vermişti. "Ateş taşımak sünnettir." diyerek. Ben de Şeyh Babam'a: "Kaynaklarda böyle bir rivayete rastlamayan hâyli kişi var efendim." diyebildim usulca. Bozuntuya vermedi.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...