Ana içeriğe atla

Şeyh Babam XVI.

 "Ne gülüyorsun" demişti Horatius ve sonra şöyle devam etmişti "anlattığım senin hikâyen."

İnsan, başkasında gördüğü acının edebiyatını yapmakta oldum olası pek bir mahir. Ben, bütün insanların acısını sinemde hissetmenin bedelini günde içtiğim bir avuç hapla ödüyorum.

Anlatılan hikâyenin bizim olmadığını biliyor olmamızın verdiği iç rahatlığıyla yaşamak, bizi kısa süreli tatmin eden bir gayya kuyusudur ya bakma hiç kimsenin değil umurunda olmak tınına mın mın bile değil.

Bir şeyler değsin yüreğime ne bileyim işte bir mandalina bahçesinde ölebilecek kadar hak edilmiş bir son nefes beni sere serpe mutluluk yatağına yatırmaya yetip artmasının yanı sıra "iyi ki" diye başlayacak milyonlarca cümlemin de bir ana çıkış noktası olsun.

Sana üç tane farklı dünyalara ait cümle yazayım da yabancılaşma efektine maruz kal.

1-)Şairlerin onca hisli kelimeyi seçip kallavî bir terkiple ortaya çıkardıkları şiirleri yazarken çoraplarının kokup kokmadığını bilemezsin.

2-)Tefsir âlimlerinden herhangi birinin eşiyle tartıştığı bir günün akşamında hangi âyeti hangi duyguyla şerh etmeye gayret ettiğinden tam olarak emin olamazsın.

3-)Nuri Pakdil'in bir otel odasında senelerce yalnız kalması beni hep "Mandariinid" filminin son sahnesi gibi yutkundurur.

Şeyh Babam'ı diğer şeyh efendilerden ayıran şey ne onun hepsinden fazla erbaine girmesiydi, ne binlik tesbihini şak şak şak şak şak diye boncuklarından ses çıkara çıkara hızlı hızlı La ilahe illallah zikri çekmesiydi ne de İmam-ı Azam'a göre dirseklerden akan abdest suyu mâ-i müsta'mel olduğu için abdest alırken önlük takmasıydı.

O insanları dinlerken, göz yaşı dökerdi. Bir keresinde tekkede el ayak çekilip halvette kaldığımız bir dem bana dönüp: "Hepsi benim hikâyem." dedi. 

Anlayacağın Şeyh Babam kendi hikâyesini ekser'un nâs'tan ayrı tutmuyordu.

Ben Şeyh Babam'ın eteğinin dibindeyken bazı şeyler öğrendim ki onları seninle paylaşmamın benim de ecrimi artıracak bir tarafı olduğuna inanıyorum. (Sevaba Nursel'i de dahil etsin Rabbim.)

*Umudunu yalnız Allah'a hasret.

*Dökülen saçlarında Allah'ı hisset.

*Ağladığında Allah'ı bil.

Ben şimdi elime bir mikrofon alıp karye karye, sokak sokak, mahalle mahalle (lan şehir şehire kadar devam edecek işte cümle) gezmekten hiç yüksünmem de duyacak kulak olmadığını fark eder etmez beni bir küskünlük sarıp sarmalar, gocunurum.

Bence sûfilerin günlük "La ilahe illallah" zikirleri bunun laftan kalmaması, kalbe oluk oluk içirilmesi ve günlük hayatlarında da Allah'tan başka ilah olmadığına mütenasip bir hayat kurmalarının yolunu açmaktı ve fakat bir kısmı bundan yüz çevirerek yalnız dilde, bir kısmı yalnız kalpte bıraktılar işi.

Ümmühan geldi. "Yetmesin mi bugünlük bu kadar?" dedi.

Ah Ümmühan! Augusto Boal gibisin. Hep ezilenlerden yana.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...