Ana içeriğe atla

Şeyh Babam IX.

Bedelini kime ödeteceğimi bilemediğim bir hayatı yaşadım. Izdırabımın tek sebebi bu. Hayatta her şeye geç kalmış gibi hissetmemin esas itibarıyla birileriyle kendimi mukayese etmem ve onlara haset etmemle ilgili olmadığını anladığım günden beri cezasını kendimden başka keseceğim kimseyi bulamadığım için başta kendim olmak üzere bütün insanlıktan nefret ettim. Bu nefret öyle bir mide bulantısının içine sürükledi ki beni, bütün insanlığın üzerine kussam yine de içim soğumaz. Hani kambura sormuşlar; "Senin mi sırtın düzelsin, bütün insanların mı sırtı eğrilsin?" cevap vermiş kambur; "Bütün insanların sırtı eğrilsin." Böyledir işte. En kutsal öğretinin bile çizdiği haritaya uymamaya başlar ve kendi dünyamı kuracağım derken bütün sınırları altüst etmenin bedbahtlığını yaşadığın bir ömrü sürmeye devam edersin. Kendi dünyamın sınırları kargacık burgacık da olsa çizdiğim kendilik ülkemin haritasının bugün ne derece müdafii olabilirim bunun cevabı henüz zihnimde oturmuş değil. En fazla körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur gibi bir klişeye can teslim edecek bir teselli ifadesiymiş gibi yaslanıp kendi nefsime dönerin yağlı kısmını kestiğim demleri yaşamanın arada bir ağzıma çaldığı balı emmenin saadetini kısa anlara sığdırarak yaşadığımın itirafını edebilirim. Gerisi hep hüzün.

Burada durmuş boşa gitmiş bir hayatın öyküsünü okumak gafletinde olduğun zehabına kapılman beni ziyâdesiyle üzer. "Dinleyin beni, dinlenilmesi gerekenim ben. Hepsinden önce başkası saymayın beni!" diyen Nietzsche'nin üç beş dinleyeni olsaydı da biraz kulak kesilselerdi hayın bacısı Therese Elisabeth Alexandra Förster-Nietzsche (Bu kadına meftundur Hitler. Fotoğraflarından anladığım bu. Cenazesine Hitler ve şürekası bittamam katılmıştır.) bütün yapıp edegeldiklerini yapıp edebilegelebilir miydi yalnız bıyıklı filozofa?

Horap şikilop lop. Yalnızlığın delirtemediği insanı kalabalıklar delirtir çoğunluk. Galebelik, yalnızlığa galebe çalınan yer. Söylene söylene kalabalık etmişiz cânım kelimeyi. Ne büyük kabalık! Tekkede en çok yalnızlığımı özlerdim. Onca tutunamayanın arasında insan ne kaçma kaçabilecek cesareti kendisinde bulabiliyordu. Ne gitme gidecek sorumsuzluğu. Yalvaran gözlerle bütün kurtuluşlarının senden geçeceğine inanan bunca insana asıl kaybedenin kendin olduğunu nasıl anlatırdın? Onlar benim kayboluşumda kendilerini nasıl bulabiliyorlardı? Bu soruyu çok düşündüm. Ali Şeriati'nin bir kitabında rastladımdı. Kâbenin boş olmasının hikmetine binaen ettiği bir cümlede; "Bizzat Evde kimsenin olmaması, Evde birisinin olduğunu bildirir." (Ali Şeriati, İbrahim'le Buluşma, tercüme: Murat Demirkol, 2. bs., Ankara 2013, s. 324.) Bu insanlar bendeki bu anlamsızlıkta bir anlam bulabiliyorlardı ancak. Hem ne diyordu o akımdan bu akıma seke seke gezinip duran Marcel Duchamp; "Saçma zamanla anlam kazanır." Onur Ünlü'nün hayatını sattığı sitesinin mottosu da Duchamp'ın bu sözüydü.
Salt bendeki anlamsızlıkta buldukları anlamın kıymetini anlamakla kalmamıştım o dönem. İnsanın anlam arayışı gibi bir derdinin neden oldukça ulvî bir mesele olarak görülmesi gerektiğinin cevabını da bulmuştum. Bulduğumu seninle paylaşmama küstahlığını göstermenin mutluluğunu yaşamama müsaade et. Sen kibirlisin de ben vakarlı olduğumu ibraz etmemenin bahtiyarlığını yaşamanın keyfini süreyim.

Burada durmuş satırlarımı okuyan sen vasıtasıyla günahlarımı döküyorum ortalığa. Altına bez takılma aşamasında kaçmış annesinin de takmaya üşenmesinin (sonra pahalı bir yorgunluğa patlayacağı) yardımıyla halının en göze görünür yerine gidip foşur foşur salıveren bir bebeğin masumiyetini taşıyorum iddiasında değilim ancak bütün hayatı o bezle gezmek olan bir adamın yapacağı tek şeyin satır satır (foşur foşur da yazabilirdim) yaşadığı hayatın bir öznesi olamamasının kahrını birisiyle paylaşmasına yardım etmeye mecburum. Okudun sağ ol. 
Horap şiki lop lop. 
Bugün ne Şeyh Babam'dan, ne Nursel'den tek satır yazmadım. Ümmühan hemşire geçen gün bir pantolon almış bana (Nursel'in aldığı kareli gömleğin altına cuk oturdu laf aramızda) ahitleştik. Kâğıt kalemi elime vermenin şartı olarak birkaç gün ağlamayacağımın sözünü verdim ona. Geçen gün çatıya çıkıp ayaklarımı sallayınca sokağa doğru, beni vazgeçiren de onun bir cümlesi oldu. "Mânsûr!" diye bağırdı. Adımı duyunca irkildim. "Bu hep böyle olmuştur." dedi. Bütün bir gökyüzü kadar merhameti sığdırdığı avuçlarıyla titreyen elimi tuttu. Beni getirip yatağıma uzattı. Bir de sakinleştirici iğne. Doksan dokuzluk tesbaamı (rahmetli Hülya Halam böyle derdi) da tutuşturdu elime gözlerimi açtığımda takvimin dört beş yaprağı yırtılmıştı. Eksilen günlerinin mutluluğunu yaşıyorsa insan, gideceği yerde göreceklerini özlediğindendir. Ölüm, bir korku değil hevestir böylesi insanlar için. Bilenler bilir. Mübalağa değildir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...