Bedelini kime ödeteceğimi bilemediğim bir hayatı yaşadım. Izdırabımın tek sebebi bu. Hayatta her şeye geç kalmış gibi hissetmemin esas itibarıyla birileriyle kendimi mukayese etmem ve onlara haset etmemle ilgili olmadığını anladığım günden beri cezasını kendimden başka keseceğim kimseyi bulamadığım için başta kendim olmak üzere bütün insanlıktan nefret ettim. Bu nefret öyle bir mide bulantısının içine sürükledi ki beni, bütün insanlığın üzerine kussam yine de içim soğumaz. Hani kambura sormuşlar; "Senin mi sırtın düzelsin, bütün insanların mı sırtı eğrilsin?" cevap vermiş kambur; "Bütün insanların sırtı eğrilsin." Böyledir işte. En kutsal öğretinin bile çizdiği haritaya uymamaya başlar ve kendi dünyamı kuracağım derken bütün sınırları altüst etmenin bedbahtlığını yaşadığın bir ömrü sürmeye devam edersin. Kendi dünyamın sınırları kargacık burgacık da olsa çizdiğim kendilik ülkemin haritasının bugün ne derece müdafii olabilirim bunun cevabı henüz zihnimde oturmuş değil. En fazla körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur gibi bir klişeye can teslim edecek bir teselli ifadesiymiş gibi yaslanıp kendi nefsime dönerin yağlı kısmını kestiğim demleri yaşamanın arada bir ağzıma çaldığı balı emmenin saadetini kısa anlara sığdırarak yaşadığımın itirafını edebilirim. Gerisi hep hüzün.
Burada durmuş boşa gitmiş bir hayatın öyküsünü okumak gafletinde olduğun zehabına kapılman beni ziyâdesiyle üzer. "Dinleyin beni, dinlenilmesi gerekenim ben. Hepsinden önce başkası saymayın beni!" diyen Nietzsche'nin üç beş dinleyeni olsaydı da biraz kulak kesilselerdi hayın bacısı Therese Elisabeth Alexandra Förster-Nietzsche (Bu kadına meftundur Hitler. Fotoğraflarından anladığım bu. Cenazesine Hitler ve şürekası bittamam katılmıştır.) bütün yapıp edegeldiklerini yapıp edebilegelebilir miydi yalnız bıyıklı filozofa?
Horap şikilop lop. Yalnızlığın delirtemediği insanı kalabalıklar delirtir çoğunluk. Galebelik, yalnızlığa galebe çalınan yer. Söylene söylene kalabalık etmişiz cânım kelimeyi. Ne büyük kabalık! Tekkede en çok yalnızlığımı özlerdim. Onca tutunamayanın arasında insan ne kaçma kaçabilecek cesareti kendisinde bulabiliyordu. Ne gitme gidecek sorumsuzluğu. Yalvaran gözlerle bütün kurtuluşlarının senden geçeceğine inanan bunca insana asıl kaybedenin kendin olduğunu nasıl anlatırdın? Onlar benim kayboluşumda kendilerini nasıl bulabiliyorlardı? Bu soruyu çok düşündüm. Ali Şeriati'nin bir kitabında rastladımdı. Kâbenin boş olmasının hikmetine binaen ettiği bir cümlede; "Bizzat Evde kimsenin olmaması, Evde birisinin olduğunu bildirir." (Ali Şeriati, İbrahim'le Buluşma, tercüme: Murat Demirkol, 2. bs., Ankara 2013, s. 324.) Bu insanlar bendeki bu anlamsızlıkta bir anlam bulabiliyorlardı ancak. Hem ne diyordu o akımdan bu akıma seke seke gezinip duran Marcel Duchamp; "Saçma zamanla anlam kazanır." Onur Ünlü'nün hayatını sattığı sitesinin mottosu da Duchamp'ın bu sözüydü.
Salt bendeki anlamsızlıkta buldukları anlamın kıymetini anlamakla kalmamıştım o dönem. İnsanın anlam arayışı gibi bir derdinin neden oldukça ulvî bir mesele olarak görülmesi gerektiğinin cevabını da bulmuştum. Bulduğumu seninle paylaşmama küstahlığını göstermenin mutluluğunu yaşamama müsaade et. Sen kibirlisin de ben vakarlı olduğumu ibraz etmemenin bahtiyarlığını yaşamanın keyfini süreyim.
Burada durmuş satırlarımı okuyan sen vasıtasıyla günahlarımı döküyorum ortalığa. Altına bez takılma aşamasında kaçmış annesinin de takmaya üşenmesinin (sonra pahalı bir yorgunluğa patlayacağı) yardımıyla halının en göze görünür yerine gidip foşur foşur salıveren bir bebeğin masumiyetini taşıyorum iddiasında değilim ancak bütün hayatı o bezle gezmek olan bir adamın yapacağı tek şeyin satır satır (foşur foşur da yazabilirdim) yaşadığı hayatın bir öznesi olamamasının kahrını birisiyle paylaşmasına yardım etmeye mecburum. Okudun sağ ol.
Horap şiki lop lop.
Bugün ne Şeyh Babam'dan, ne Nursel'den tek satır yazmadım. Ümmühan hemşire geçen gün bir pantolon almış bana (Nursel'in aldığı kareli gömleğin altına cuk oturdu laf aramızda) ahitleştik. Kâğıt kalemi elime vermenin şartı olarak birkaç gün ağlamayacağımın sözünü verdim ona. Geçen gün çatıya çıkıp ayaklarımı sallayınca sokağa doğru, beni vazgeçiren de onun bir cümlesi oldu. "Mânsûr!" diye bağırdı. Adımı duyunca irkildim. "Bu hep böyle olmuştur." dedi. Bütün bir gökyüzü kadar merhameti sığdırdığı avuçlarıyla titreyen elimi tuttu. Beni getirip yatağıma uzattı. Bir de sakinleştirici iğne. Doksan dokuzluk tesbaamı (rahmetli Hülya Halam böyle derdi) da tutuşturdu elime gözlerimi açtığımda takvimin dört beş yaprağı yırtılmıştı. Eksilen günlerinin mutluluğunu yaşıyorsa insan, gideceği yerde göreceklerini özlediğindendir. Ölüm, bir korku değil hevestir böylesi insanlar için. Bilenler bilir. Mübalağa değildir.
Yorumlar
Yorum Gönder