Ana içeriğe atla

Şeyh Babam XII.

 Demin Ümmühan'ın müritlerin zorbalığıyla odamın yarıdan fazlasına gelip kondurduğu saksıları sularken Şeyh Babam'ı gasledişim geldi aklıma. Saksıdaki çiçeklerin yapraklarını nasıl okşaya okşaya nemlendirdiysem parmaklarımla tek tek, Şeyh Babam'ın cüssesinin her bir noktasını da onun tenine en ufak bir halel getirmeden yıkadığımı hatırladım. Bir Antik Yunan tragedyasını izleyen bütün Yunan seyircisinin döktüğü gözyaşını toplasan benim gözyaşlarım hepsinin tuzlu suyunu nasıl alt ediyor görürdün.

Burnuma onunla beraber gezdiğimiz kırların istemeyerek çiğnediğimiz çiçeklerinin tabanlarımıza sinen kokusu geliyordu. Bütün müridânı kovmuş gasilhânede bir Şeyh Babam bir ben kalmıştım. Elbette üçüncümüz an be an bizimle birlikte olan Allah'tı. Sular kesildi. Kovadaki suyla idare etmek istedim. Yetmedi. Ben de Şeyh Babam'ı gözyaşlarımla gaslettim. Nursel'i sudan kurtaramamanın Şeyh Babam'a su bulamamanın biçâre Hüseyiniydim. Derken bir el işareti çektim gasilhâneden uzak bir yere totolarını park eden müritlere gelip omuzladılar Şeyh Babam'ı.

Cenaze namazını ben kıldırdım. Helallik istemedim. Bizim Şeyh Babam üzerinde ne hakkımız vardı da onun helalliğini haramlığını kararlaştırma gibi bir haddimiz olabilirdi?

Toprağa onu incitmeden koydum. Son kez yüzünü görmek istedim. Kefenini çözünce karşımda mütebessim ve mutmain bir çehreyle karşılaştım. Öptüm yanaklarından. Ellerimle yarı açık göz kapaklarını meshettim. Kapandı gözleri. Ebediyete açılmak için.

Tekkeye Salvador Dali'nin "Belleğin Azmi" tablosundaki eriyen saatlerden biri gibi girdim. Şimdi hayatımın bundan sonrasında hangi saati gösterecektim. Yelkovanımı akrebimi kaybettikten sonra zembereğimi yitirdikten sonra, tik taklarımı ne yapacaktım?

İnsan, insanın saatidir.

Kimilerinde bir günün aydınlığını, kimilerinde bir günün en ışıltılı anını, kimilerinde bütün aydınlığının çöküşünü, kimilerinde bir gecenin ıssızlığını çalarsın.

Bir de alarmların vardır. Sana bir şeyleri hatırlatan insanlar. Kaçırma diye bir ömrü.

Ben artık bütün alarmları kaçırmış bir ömrün sabahına uyanıyorum. Ben artık saat kaçta gitsem geciktiğim bir randevunun insanıyım. Ben artık çocukken ısırıp da kolumda dişlerimin bir baskı makinesi gibi bıraktığı zaman aralıklarını göremeyecek kadar körüm.

Saat bir daha beni ben çalmayacak.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...