Ana içeriğe atla

ŞEYH BABAM XVII

 İnsan her sabah bir güne değil de bir yüze uyanıyor.

Yüzlerle karşı karşıya kalıyor. Yüzsüzlüklerle.

Şeyh Babam hemen her cuma namazında Kıyâmet suresinin 22. âyetinden 25. âyetine kadar okurdu.

"Oysa o gün bir kısım yüzler rablerine bakarak mutlulukla parıldayacak; Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır."

Şeyh babam aynaya bakma temrinleri verirdi bize. Aynada bir insanın kendisini görmesi için aynanın sırlanması şarttır. Sırsız ayna göstermez. Al bu fiziksel hâdiseyi de metazifiğe bağla. Aynada kendine bile söylemediğin sırlarınla yüzleşirsin. Yüzleşmezsen yüzsüzleşirsin.

Bugünkü günlüğüme yazdığım bu yazının, sabah gördüğüm bet suratlı münasebetsiz hastabakıcıyla olan küçük tartışmamla mı yoksa o sinirle kırdığım aynanın sırrıyla karşı karşıya kalınca göremediğim kendimle mi ilgili olduğunu itiraf etmek veya reddetmek gibi bir şeyin içine düşmek istemem. Oku geç.

Aydınlık yüzler görmeli insan. Evlilik dediğin şeyin en güzel yanı da bu olsa gerek. Bu deni dünyaya düşen zavallı senin her gün maruz kalacağın onca badireye karşı uyanır uyanmaz göreceğin, kalbine sükunet bahşeden, sürûr veren bir yüze bakmak. "Eşler birbirlerinin elbisesidir."

Ben Nursel'in elbisesi olamamak gibi bir soysuzluğu sırtlandım. Ne çok üşümüştür benimle evliliği boyunca, bunu düşünmeye cesaret etmek şöyle dursun yazarken bile elim titriyor. Nursel, sanki bütün göz ardı edilen, yok sayılma listesinde adı birinci sıradan ikinciliğe hiç düşmeyen, bildiğin tutunamayan insanlar bütününün toplamı. Yazarak Nursel'e ettiğim zulümlerin bir çetelesini mi tutuyorum yoksa yazarın "Yazmasam deli olacaktım." dediği yerde miyim? Bu sorunun cevabı bende henüz bir netliğe tekâbül etmiyor. 

Ezan okunuyor. Müezzin hepimizi Muhammed Nebi'nin çağırdığı şeye davet ediyor. Allah'tan başka ilâh olmadığını, Muhammed Aleyhisselâm'ın onun rasulü olduğunu ve namazsız felaha eremeyeceğimizi tebliğ ediyor.

Ezan okunuyor Ümmühan, gerçi sen bu yazıyı okurken zaten kılmış, okumanın başına öyle oturmuşsundur. Zihnimi yeni yeni toparladığım şu günlerde horap şiki lop loplarım azaldı.

Oğlun Ali'yi bırakacak kimseyi bulamazdın da eski kocanın evinde ne kadar az dursa kâr diye düşündüğünden hastaneye getirirdin. Ali yerinde durmaz; "Horap şiki lop, horap şiki lop lop." diye eline aldığı oyuncaklarla oynardı. Ben çoktan ölmüş olduğuma ve sen bu yazıları okuduğuna göre klişe mektup soru cümleleri sıkıştırayım araya; "Ali nasıl? Büyüdü mü? Okulu bitiyor mu?"

Ümmühan, öldüğüm için bana kızgın mısın? Daha fazla taşıyamadığım için bu soğuğu adımı müntehir koydum.

Nursel, gidince çırılçıplak kaldım. Ne kadar giyinsem o kadar arttı üşümem. Yüzüne bile bakmadığım Nursel, yüzüne bile bakılmayacak beni bir yüze kavuşturmaktan başka dert edinmeden gitti bu dünyadan.

İşte şairin şiir diye yazdığı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...