Kasvetli bir kışa uyandım. Pencereden dışarıya bakmaya bile cesaret edemedim. Bütün gün yataktan çıkmayı istemesem de işler beklediğim doğrultuda ilerlemedi. Biraz kitap sayfası çevireyim istedim. Çok sürmedi kapım çaldı. Ümmühandı. "Seninkiler aşağıdalar yine. En azından cama çık bir görsünler." dedi. Haklıydı ses etmedim. Cama çıktım kadın erkek onlarca mürit, takırdayan dişleri, kızaran yanakları ve burunlarıyla birlikte beni görmenin huşusu içinde kendilerinden geçtiler, tekbirler, salavatlar, canımız! efendimiz! hitapları. Biraz tebessüm etmeye zorladım kendimi. Gitmelerini işaret ettim. Öyle de yaptılar.
Sanırım burada en çok kendimle barıştım. Özdemir Asaf bir şiirinde "Beni öyle bir yalana inandır ki,/Ömrümce sürsün doğruluğu." demişti. Kurduğum cümle bu kavilden midir henüz bunu bilmemin imkânı ne zihnimde ne kalbimde oluşmadı. Yazdığım bütün mektuplar doğruydu gel gör ki adresler yanlış. Kızacak kimseyi bulamadım. Benzer mektupları yazan ve benzer yanlış adreslere gönderen insanlarla hayatımın farklı dönemlerinde ilişki içinde olmam, onlarla konuşmam, onların yazdıklarını okumam, çektikleri filmleri izlemem, ne mektuplarımın içeriğiyle oynamama sevk etti beni ne doğru adresleri bulabildim. Şeyh Babam'ın dizinin dibine çöküp kalmam da bu yanlış adreslerden biriydi, Nursel'in gelip ben gibi bir adama ruh teslim edişi de.
Yorumlar
Yorum Gönder