Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nefes

 Kinyas ve Kayra'da Günday karakterlerden hangisiydi hatırlamıyorum. Sık sık "Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok." dedirtir. Hiçbir şey yok telkiniyle bitecek dertlerim yok. Güç bela bulduğum işte hem bu ay hem de gelecek aylarda asgari ücretin çok çok altında bir maaş alacağım. Kadroluların 2 katından fazla çalışsan bile onların aldıkları maaşın ancak yarısını alabiliyorsun. Yok biliyorum bu sistemde adalet. İstanbul'daki apartmanın kolonlar gidik. Ne olacağı meçhul. Para lazım. Çok para. Yemeden içmeden kesebiliyorum ancak. Dedemin durumu çok ağır. Kanser artık bütün vücudunu ele geçirmiş. Bir deri, bir kemik, damarlar karnında toplanmış.  Boğuluyorum. Herkese her şeye YABANCIlaştım. Uyku desen yok say gitsin. Yemin ederim buna. Yemin ederim yıllardır rahatlık nedir bilmiyorum. Nefret etmenin de bir ibadet olduğunu biliyorum artık. bütün duygularla gerçekleştirilen eylemler gibi. Tezer... Güzel kadın, Yaşamın Ucuna Yolculuk'tu seninkisi. Bense yaşamı...

Nefes

 Demin bir kitabın okuduğum bölümünü tekrar okumamak için işaretledim. Tükenmez kalemle. İşareti koyarken canım yandı. Kitaplara canlı gözüyle bakmaya başlamışım. Can dostlarım.

SİLGİ VE İZ

  SİLGİ VE İZ                                                                                                           Silgi, tarih boyunca birçok formda karşımıza çıkmıştır. Uzun yıllar ekmeğin beyaz (iç) kısmı kullanılırken bugün kauçuğun kullanılması silginin zaman zaman birbirinden tamamen bağımsız ham maddelerle yapıldığını gösterir.   Formu ve bu formu elde etmek için kullanılan madde her ne kadar tarihi süreç içerisinde farklılaşsa da amacı daima bir işlevi yerine getirmektir. Bu amaç, açığa çıkmı...

Nefes

 Samsa Gregor bir sabah uyandığında bir böceğe dönüşmüştü. Bense her zaman o böcek olarak uyanıp, devam ediyorum hayatıma. Yarın araştırma görevliliği için sınav var. Sınavların kazanan şanslı namussuzları vardır hep. Kazananı belli olan sınavlara giren namussuzlar bunlar. Yine de ne bulduysam çalışıp hazırlanmalıyım. Yarın 10:30'da. Torpil yapmayı/yaptırmayı ne kadar meşru görüyor millet. İş bu ya dini diyaneti, vatanı milleti de kimseye bırakmıyorlar.  Makaleden kopmamalıyım. Arada birkaç satır eklemek şart. Büyük işler yapan bir adam olabilirdim. Bu kadar küçük insanlara denk gelmeseydim. Herkes ene rabbukumül a'la diye geziyor çevremde. Tanrıçalar, tanrılar... Bir boka yarayan insan olduklarından değil. Mala davara faydaları yok. İş bu ya sırf bu sebeple Kaf Dağı'nda burunları... Uykusuzum. Çalışmalıyım.

Nefes

 Rasim Özdenören'le ilgili bir makale çalışması. Üniversitelerin açtıkları ilanlara başvuru için evrak gönderme. Edebiyata dair okumalar. Tömer'de staja gidip gelme. İntihar edememe. Yusuf Altılgan'ın sadece Anayurt Oteli'ni okudum bu zamana kadar. Diğer kitaplarını da okumak lazım. Sanat tarihi okumaları. Yeni makale konuları bulmalıyım. Bir kitap tanıtımıyla ilgili makale şart söz gelimi, üstelik çok da zorlanmamış olurum. İyi niyet hep suistimal ediliyor. İşte dünya.

Mesele

Mesele yalnızlığın olunca kimse bir soluk vermez, Kimse sinmez içine annenin gözyaşları yağınca yere, Ellerin eskimez artık yükselen bulutlarda Aklına bir avuç ölüm gelince. Hiçbir ruha nereye gittiği sorulmaz, Sabahın beşinde uyanan bir korkuya, Sabahın altısında zıplaşan farelerin rögar kapaklarına Nerede kaldı bu çağın ruhu demez bir tekstil işçisi. Mesele sen ölüm annem ben ve Allah olunca çaresizim ben, çaresizsin sen, çaresizdir annem, mesele bir sallanışta çökecek bir umut olunca.

Nefes

 Yolumun yine yazıya düşmesi hoş değil. Zoru yenecek gücü kuvveti üzerimde görmediğimden mi, yoksa çok güçsüz olduğumdan mıdır, tüy bile gözümde ton görünüyor sırtıma düşecek olsa çöküp kalıyorum. Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime diyen Nazım da, Yaşamak umrumdadır diyen İsmet Özel de benden uzak olsun. Benim sancım emaneti taşımaktan aciz dağlarınkiyle aynı cinsten, kaldıramayacağım yükü vermeyeceğini biliyorum. Gelgelelim kolaylıkla da kaldıramayacağımı hissettiğim yüklerle karşı karşıya kaldığım anlarla boğuşmaktan işin üstesinden gelebilecek olduğum kısmı akla bile gelmiyor. Sevmiyorum insanları, bunun için oldukça çok haklı gerekçeyle doluyum. İnsanlığı seviyorum, insanları değil. Yazmakta bir işe yaramadı. 

Yazıya Dair (IX)

  IX. Garipçiler’in Türk edebiyat dünyasında yapıp ettikleri edebiyatla uzak bir kulak dolgunluğuyla da olsa ilişki kurmuş herkesçe mâlum. Özetle yüzlerce yıllık şiir anlayışını bir kenara bırakıp, şiirin şiir olmasına katkıda bulunan bütün unsurları şiirin dünyasından tasfiye etmek… İşte Garip. Bu tasfiye meselesine dair Melih Cevdet Anday askerde yaşadığı bir hatırasını 1989 yılında TRT’de katılmış olduğu bir programda şöyle anlatır: İki arkadaşımla beraber şiirde o güne kadar yapılmamış bir şey denemeye kalktık. Yaptık daha doğrusu Oktay Rıfat ve Orhan Veli ile beraber. O şiirlerimiz o kadar alaya alındı ki kitabın adını ondan “Garip” koyduk. Hani “Ne garip şeyler bunlar!” diye. Hiç kimse bunların şiir olduğunu kabul etmedi… Hatta size bir anımı anlatayım. Şimdi ben yedek subaydım. Alay komutanı beni söylemişler şairdir diye. “Bir şiirini oku.” dedi mahfelde. Ben de o garip şiirlerden birini okudum dört-beş mısra. Meğer adam şiir aleyhtarıymış. Yani Türkiye’nin ancak fenle b...

Yazıya dair (VIII.)

  VIII. “ Okuyucuma! Şiir diye Bir ömür tüketerek yazdıklarım İki saatte okunuyor Bundan ucuz ne olabilir Havadan başka?” [1] Erdem Bayazıt’ın bütün şiirlerinin toplandığı kitabının hemen giriş kıs­mında yer alan bu okuyucuya hitap cümleleri, ilk okuduğum günden beri daima içimi acıtır. Bir ömür tüketerek yazılanların iki saatte okunuyor olması ne tuhaf! Üstelik bu ömrü yaşarken kıymetine paha biçilemez anları yaşamış birisini besleyen o duyguların ortaya çıkardığı şiirleri iki saatte okuyup bitirmek ne garip! Yıllarını düşünmeye ve hissetmeye adamış yazarın en büyük ödülü de yazdıklarına bir muhatap bulabilmektir. Ömründen verdiği uzun bir dö­neme karşılık biriktirdiği ve aktardığı her şeyi hayatının (yazara kıyasla) çok cüzi bir miktarını ayırarak elde eden bir okur, çoğu zaman bu bilinci taşımaktan ne yazık ki uzaktır. Yazmanın böyle acı bir yönünün olduğu ilk bakışta akla gelmiyor. Yazarın bütün bunları bile bile yine de yazmadan edemeyeceği de bir gerçek. ...

Yazıya Dair (VII.)

  VII. “Şairliğim on iki yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır: Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir ân gözlerimin içini tarayıp: - Senin dedi: şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi… Gözlerim, hastahane odasının pen­ceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: - Şair olacağım! Ve oldum.” [1] Necip Fazıl Kısakürek’in Türk edebiyatında kendisine en mümtaz yeri tahsis eden eseri Çile ’nin başına koymuş olduğu bu anı, büyük bir şairin kendi ruh ve mâna iklimindeki şiir yazma istidadını tetikleyen bir hadise olmak bakımından son derece mühim. Nasıl yazdığınızı bilmeden, niçin yazdığınızın cevabını biliyorsunuz. Nasılına dair cevabınız da ancak bu niçinin size açtığı imkân dahilinde ...

Yazıya Dair (VI.)

“Tüm insanlar” diyor Aristoteles “doğal olarak bilmeye iştah duyarlar.” [1]   Şüphesiz bilgiyi edinmenin türlü yolları vardır. Okumak, bu yolların yalnızca biri olmakla beraber kimilerinde bir tutku, hayatlarını değiştirecek kadar önemli bir eylem olarak karşımıza çıkar. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanında söylediği “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” [2] cümlesini hatırlayalım. Eskiler insanlardaki bilme iştahını arttırmak amacıylamıdır bilinmez yazdıkları eserin başına dibace ismini verdikleri bir bölüm eklemeyi ihmal etmemişler. Bugünkü önsöze karşılık gelmesinin yanı sıra çok da güzel ve estetik bir anlamı da içinde barındıran bir sözcük dibace, yalnızca bir önsöz değil. Diba(+ce ekini de alarak) sözcüğünün ipek anlamına gelmesiyle birlikte “sevgilinin yüzü anlamına gelen dîbâh ın Arapçalaşmış şekli olan ve ‘dallı çiçekli bir cins kumaş; bir yazı türü mânalarında kullanılan dîbâc (deybâc) kelimesinden geldiği de kaydedilmektedir.” [3] Yazar mecazen, el...

NEFES

 Saadettin Ustaosmanoğlu'yla denk geldik kitapçıda. Salih Mirzabeyoğlu'yla ilgili hatıralarından bazılarını anlattı. Kendi kitaplarına yönelik sorular sordum. Cübbeli ile olan mevzuya kısa bir değiniş. Beni ve Muhammed isimli bir arkadaşı kastederek gündüz olsa gerek Fatih'in türbesine gittiğini ve Allah'ım beni bugün iyi insanlarla karşılaştır diye dua ettiğini söyledi. Tevafuk bize denk gelmiş... Uzunca ve güzel bir sohbetti.

Yazıya Dair (V)

  V. Yazarın hayatının sonuna kadar mücadele etmesi gereken konuların belki de en başta geleni maddiyattır. Kendisini tefekküre, hissetmeye, insanlara yol göste­ren bir akıl hocası olmaya yönelten sanatçı (yazar) bu başat soruna tarih boyunca çö­zümler aramıştır. Gerek Doğu’da gerekse Batı’da ortak olan özelliklerden bir tanesi dönemlerinin aydını olarak kabul edilen sanatçıların iaşelerini temin etmek için daima birilerinin himayesine ihtiyaç duymalarıdır. Toby Clark, Sanat ve Propaganda Kitle Kül­türü Çağında Politik İmge isimli eserinde dünyanın gidişatını değiştiren en büyük dö­nemlerden biri Rönesans’taki bazı sanatçıların durumları hakkında şunları kaydeder: “Rönesans İtalya’sında bazı sanatçılar kişisel bir üne ulaşmış olsa da bu sanatçıların en ünlü olanları bile zaman zaman yeteneklerini, hamilerine hanedan armaları, giysi ve zırh gibi politik aksesuarlar tasarlamak için kullanmak zorunda kalmışlardır.” [1] Aynı durumu Doğu’da yaşayan sanatçılarda da görürüz. Halil İnal...

Yazıya Dair (IV)

  IV. Yazmak, özgürleştirmek demektir. Yazar özgürleşen ve özgürleştiren kişidir. Bugün pek kullanılmasa da eskiden yazarlar için muharrir sözcüğü kullanılırdı. Hür, hürriyet, muharrir kelimeleri hep aynı kökten gelir. Peki ama yazar ve özgürlük arasında nasıl bir ilişki kurulmuş ki yazı yazma eylemeni gerçekleştiren kişiye muharrir denilmiş? Bunun üzerinde biraz düşünelim. (ı)Yazar, aklında tuttuğu düşünceleri özgür bırakarak insanlarla paylaştığından, (ıı) okuyan insanları eski bilinmezlik hâlinden kurtararak bilir olma hâline kavuşturmuş olduğundan, (ııı) yazdıkça kabuklarını kırarak dilin imkân ve olanakları aracılığıyla düşüncelerini darlıktan genişliğe doğru genişlettiğinden… bunlara benzer birçok yorum getirilebilir. Bir yazar okuru özgürleştirdiği kadar yazardır. Nereden mi anlarız bir yazarın bizi özgürleştirdiğini? Okudukça belki yıllarca okumadan önceki hâlimizde olmaktan dolayı duyduğumuz acıdan. Bir tür geç kalmışlığın pişmanlığıdır bu. Platon’un Devlet ’inin yed...

Yazıya Dair (III)

III. Yazı bazen insanın içinde biriktirdiği keşkelerin, suçların, pişmanlık dolu günlerin, yarınlara duyulan özlemin bir dışavurumu olarak karşımıza çıkar. An gelir ve insan bütün bir insanlıktan af dilemek için, kendisini yargılamak için, yaşadıklarından duyduğu pişmanlığı dile getirmek için yapıp ettiklerini itiraf eder. Bir insan ne olur da yasaca suç, toplumca ayıp, dince günah kabul edilen şeyleri yaptığını itiraf eder? Üzerinde dikkatle düşünülmeye değer bir konudur. Şimdiye kadar bir benzeri hiç görülmemiş ve hiç kimsenin gerçekleştirmeyi aklının ucundan dahi geçiremeyeceği bir girişimde bulunarak, bir insanı yaradılışındaki tüm çıplaklığıyla insanlara göstermek istiyorum. Kendimi anlatacağım sizlere. [1] Bu cümleler Fransız Devrimi’nin akıl hocalarından biri olarak kabul edilen Jean Jacques Rousseau’nun İtiraflar I isimli eserinin giriş cümleleri. Rousseau daha önce kimsenin yeltenmediği bir işe girişir. Hayatında yaşamış olduğu gizli-saklı olayları insanlara anlatmaya ...

Yazıya Dair (II)

  II. Başlı başına yazmak, “Ben bu hayatı yaşadım.” demenin en noktaya virgüle ihtiyaç duymayan cümlesidir. Hislerini öldürmemenin, düşüncelerinin başka zekâların içinde gezinip durmasını sağlamanın, insanın alıp verdiği nefes sayısınca ömrü olsa görüşmekle üstesinden gelemeyeceği ve meramını bihakkın dile getiremeyeceği insanlarla iletişim kurmasının en etkili yoludur. Sözgelimi “Yazıyorum, o hâlde varım.” diye bir cümle kurmaya ihtiyaç duymaz vakti zamanında düşündüklerini belirli işaretlerle kayıt altına alma gayreti göstermiş birisi. Yazıyor veya yazmış olması onun yaşadığının en büyük delilidir. Hayatı Platon tarafından belirli kesitler hâlinde bile olsa kayıt altına alınmamış bir Sokrates’e ne kadar yaşamış diyecektik? Heidegger, Sokrates için; “Doğdu, felsefe yaptı ve öldü.” cümlesini nasıl kuracaktı? Yazmak, ölümsüzlük duygusunu tatmanın bir izdüşümü olarak görülebilir. Yazan kişi var kalmaya devam etmek için ortaya (velev ki soyut kavramlarla örülü yalnızca dar bir...

Yazıya Dair (I)

  I. Bir yürek yara almaya görsün, bir ömür boyu boynuna taktığı muskasıdır yal­nızlık. Yazmak kimi zaman çığlıklar atmanıza rağmen sizi duy(a)mayan, anlattıkları hemen her olayı büyük bir iştahla dinleseniz de sıra size gelince oralı bile olmayan insanlardan kaçmanın en güzel yoludur. Oğuz Atay’ın 25 Nisan 1970 tarihli günlü­ğüne yazmış olduğu şu cümleler belki de bunun en büyük ispatlarından biri; “Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptınız.” [1] Kimi zaman kimsenin sizi anlamadığı bir çevrede/dünyada o dilin içinde doğmamış bir insana göre kargacık burgacık görülen harflerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam dünyasına sığınmak­tan başka çare kalmıyor. Yazı tam da burada devreye giren yalnızlar sığınağıdır. Yaz­mak eyleminin insana en büyük desteklerinden biri, kişinin yalnız omzuna güvendiği bir elin konulmasıdır. Bir başkasından göremediği desteği kişi kendi zihninden alar...

Nefes

İsmet Bey'in yanına gittim. Dört beş saat kadar dernekte vakit geçirme fırsatı buldum. Dün tutmuş olduğum notlar, ruhuma katılanlar kelimelere sığmayacak kadar fazla... -Romalılar ata binmezlerdi fakat at arabaları vardı. -Siyasal İslam 1973 seçimleriyle ortaya çıktı. -83'te ANAP'a oy verdim. -Menderes Cezayirli Fransızlara örtülü ödenekten para göndermiş. -İstiklal Marşı yarışması ordunun isteği üzerine açılmıştır. -Fatih Sultan Mehmet hafızdır. -Türk ve Osmanlı aynı şey değildir. -Macarlarda çok yaygın kullanılan isimlerden biri "Zoltan"dır. Sultan kelimesinden gelir. Sırpça "Zlatan" kelimesi de sultandan gelir. -İtalyanları I. Dünya Savaşı'na girmek için İngilizler ikna etmiştir. -İnsan çevresini inşa eden bir canlıdır. -Cumhuriyet Gazetesi'ni Naziler kurdu. Onların makinaları geldi Cumhuriyet çıksın diye. -(Şiirlerini nasıl yazdığına ilişkin) Önce başlık buluyordum. Şiirin önce ilk sonra son mısraını buluyordum. -Şiir kendi başına bir dildir....

Etimolojiye Dair Yakaladıklarım (1)

Hayatımızda bizi şaşkına çeviren bir olayla karşılaşınca; "Ne tuhaf!" diye tepki göstermekten geri durmayız.  Tuhaf bir insan, tuhaf bir hareket, tuhaf bir yaratık vb. birçok tuhaflıkla karşılaşırız günlük hayatımızda. İlginçtir Arapçadan dilimize geçen tuhaf kelimesinin anlamı hediye demektir. Patik örülecek iplikten tutun da alın teri silinecek mendile kadar envai çeşit ürünlerin satıldığı dükkana verilen tuhafiye ismi de bu sözcükten geliyor. Bu dükkanı işleten kişiye tuhafiyeci dendiği mâlum...

Nefes

 Dün İsmet Bey'e Süleyman Çobanoğlu için yazdığı yazıdan pişman olup olmadığını sordum. Olmadığını söyledi. Akabinde Süleyman Çobanoğlu'nun da bugün ortaya pek de bir şey koyamadığından dem vurdu. Kredi sözcüğünü kullandı İsmet Bey, Süleyman Çobanoğlu'na yaptığı kıyak için. Neo-Epik şairler hakkında neler düşündüğünü sordum. Müspet şeyler söylemedi. Ben de ona İsmet Özel isminden güç devşirdikleri kanaatinde olduğumu söyledim. Ils Sont Eux şiirini yayımlamak için yanılmıyorsam Attila İlhan istemiş İsmet Bey'den. Aylar geçmiş yayınlanmayınca şiirini geri almaya gitmiş İsmet Bey. Hisarcılarla Maviciler arasındaki çatışmanın asıl sebebinin bir tarafın muhafazakâr-mukaddesatçı diğer bir tarafın marksist olduğundan mı diye sordum. Onayladı. Sezai Karakoç'u İkinci Yeniciler'in arasında saymayan birinin hiçbir edebiyat bilgisi olmadığını söyledi. Bir Yusuf Masalı'nı bilinçli bir şekilde mi normal masal formatında yazmadığını sordum. O da bilinçli olarak böyle yazdı...

Nefes

 Bugün İsmet Özel'i görmeye gittim. Televizyonda görüp kibirli dediğimiz adamla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Bir derviş gibi geldi bana. Birçok şeye vakıf olmuş bir derviş gibi. Ses kaydını aldım uzun uzun. Damadı sildirdi. İzin almalıymışım türünden ters ters itici itici konuştu. Bir hışımla rica ettim beraber gittiğimiz Kemal Ağabey'e çıkıp gittik dernekten. Önceleri epey dilim tutuldu. Yıllardır etkisi altında kaldığım şair karşımdaydı. Ağzımı açamadım. Doktora semineri olarak Bir Yusuf Masalı'nı Joseph Campbell'in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kuramına göre çalışacağımı, yüksek lisans tezimde kendisi dahil toplam üç şairin şiirini çalıştığımı söyledim. Bir Yusuf Masalı müsvedde olarak kalacak mı dedim? Kalacak dedi. Yetmişimden sonra bir daha yazmaya gücüm yetmez dedi. Hissettiklerini dökecek kelimeler bulamadığını anladığım birkaç cümle kurdu. Sorularım ve cevapları en az yarım saat sürdü belki. Edebiyata dair bir şeyler duymak mutlu etti sanıyorum şairi.  D...

Yol bitti diye niye bitsin yolculuk?

İlk düşüşün değil bu Mansûr. Kalbinin ilk kez un ufak edilişi değil. Canının bilmem kaçıncı yanışı, gözünün bilmem kaçıncı akışı değil. İnsan acısından küçük. İnsan, çığlığından kısık, insan gözyaşından susuz, insan gülüşünden mutsuz... ve insan Mansûr, buldum dediği her şeyi kaybetmekle meşhur. Umduklarına nail olamamakla. Bildiklerinden emin olamamakla, bütününe kapıldığı şeylere yarım olamamakla, bir şarkıya söz olamamakla, bir nefese hava olamamakla, bir ruha beden olamamakla meşhur. Kayıp gezginlerin uğrak şehri olmakla meşhur insan. Çoğu zaman kendini yitirdiği çöllere kum olamamakla. İnsan bir olamamaklar türküsü. Kapanmayan yaralar ansiklopedisi. Onarılmayan bozuklar destesi.  Karaya yas tutmaktan denize yelken açamayanların toplamı. Düne ağlamaktan bugüne gülemeyen, kuşların gagasına sakladığı yarınlar kadar korkak. Kalmanın sancısındansa, gitmenin şifasına kapılan, arafta bir hüzünlenip bir neşelenen hasta. Çünkü Mansûr, insan dediğin, bütün köşeleri tutulmuş bir dünyada ...