Ana içeriğe atla

HER ŞEY İNSAN OL DİYE






 O ki bu yolda gitmeye kararlısın. Gözlerin ne kadar bakarsa baksın Sâmiri'yi Tûr'dan dönene kadar fark edemeyeceksin.






 Hayat hep geç kalmışlıktan ibaret. İnsan ayı da yıldızları da geç olunca, her yer kararınca görüyor, gecolunca, gece olunca... Günün bütün aydınlığını kaçırdığını gökyüzündeki beyazlara bakarak fark ediyor. Yarın diyor yeni bir gün aydınlığı daha var... Yarın...





Oysa;





‘'Suyun suya benzemesinden daha çok geçmiş, geleceğe ve  hâle benzer.''[1] diyor İbn Haldun, Mukaddime isimli eserinde. İbn Haldun elbette bu sözü toplumların gidişatı hakkında söylüyor. İş bu ya bu görüşü insan tekinin duygu durumuna indirecek olsak şu anlama geleceğinden hiç şüphem yok; bugünü kaçıranların yarını da aynı olmaya mahkum... 






O ki terk ettin Ninova'yı, balığın karnına girmeden pişmanlık nedir bilemeyeceksin.






 Pişman olmak...





 Farsça'da; Paşmân/paşimân... Geri(de)-düşünen...





Anlamı biraz daha Türkçeleştirecek olursak; geçmişte olanı düşünen... Cümlelerin içine düşerek, geçmişte yapıp ettiklerinin bedelini ödemek için, dizlerini  her iki adımda bir düşüp kanatarak da olsa, çakıl taşlarıyla döşeli yolu yürüyenlerin kalplerindeki duygu...





Pişmanlık.






 Bil ki! Hızır'ın ilminden ilk bakışta anlamazsan, (gördüklerini göremediklerinden üstün tutmaya kalkarsan), ardına düşme Hızır'ın, senin huzurun cahil kalmandadır.






''Bilmek acı çekmektir. Ve bildik





Karanlıktan çıkıp gelen her haber





Gereken acıyı verdi bize...'' diyor Pablo Neruda. 






 Bir âlim, okuduğu her satırda ızdırap acısı yükler gönlüne.





 Izdırap çeken yani darp edilen...





Okuduğu satırlar, zulme dair ne varsa kalbinde dal budak salmış her birini tek tek kesip atar.





 Diğer bilmişler(!), elleriyle kanatırlar onun zayıf cüssesini, bilirler cehalet mürekkebinin izini yalnızca kırmızının silebileceğini. Kırmızının yani kanın, yani ölümün...   





  Evet insan bildikçe ölür, bildikçe cehline dair kendinde ne varsa öldürür. Nihayetinde öğrendiği tek şey ölümdür. Satırlar gün gelir nefesini de keser...





 Halbuki sen gemi nedir hiç görmedin. Gözlerin denizin maviliğinde takılı kaldı sadece.  ‘’Dalgalardan, dağların tepesine çıkarak, kurtulurum.’’ diyen oğulun nasıl boğulduğunu görmedin.





Tufeylî bir insan oldun ömrün boyunca, başkalarının sırtından geçindin, başkalarının acılarından beslendin, başkalarının bildiklerinden öğrendin, başkalarının varlığıyla övündün...





Yapma! Bu yol yalnızca senin yürümen için açıldı.





O dağa senin için çıkıldı.





O şehir senin için kurtuldu.





O Hızır senin için bildi.





O gemi senin için yapıldı.






Her şey ‘’İNSAN’’ ol, pişman olma diye.










[1]  İbn Haldun, Mukaddime, hzl. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 18. bs., İstanbul 2018, s. 166


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...