Ana içeriğe atla

BASILACAK TOPRAKLARI OLMAYANLAR AYAĞI NEYLESİN?

Felsefenin, en temel soruları çocuk(su) sorular(ı)dır.

İçerisinde kendini birden bire bulduğu bu tuhaf dünyayı öğrenebilmek adına; gözünün gördüğü, kulağının duyduğu, elinin dokunduğu, ayağının bastığı, dilinin tattığı şeylere bir anlam yüklemeye çalışan çocuğun sorduğu sorular, filozofluk makamının asırlardır koltuğu sarsılmaz üyelerinin kılıç kalkan kuşanır gibi kuşandıkları sorulardır.

Niçin kılıç kalkana benzetiyorum bu soruları? Kocamış, ak sakallı, ayaklarında sandaletleriyle tasvir edilen büyük bilgeler ne yapacaktı kılıç ve kalkanı? Kılıç yapım aşamasındayken ustanın suyunu nerelerde, ne kadar kullandığını ballandıra ballandıra anlatması, kalkanın gergedan derisi yahut fil derisi olduğunu bilerek ellerine alıp, vücutlarının ekseriyetini saklamaları gerektiğini iyice bellemeleri ne kazandıracaktı onlara? 

İlk filozofların hemen hepsi denize kıyısı olan bölgelerden çıkmıştır.

Ticaretin yapıldığı bu vesileyle diğer pek çok kültüre, inanca sahip insanların bir araya geldikleri ve ticaret noktaları olmaları hasebiyle halkının müreffeh olduğu bölgelerden...

Hiç çekinmeden şu söylenebilir; aç gezip, tok sallanmaya çaba sarfeden filozofların sayıları, "Karun malı olsa israfına yetmez." atasözümüzü bilseler, serlevha olarak göğüslerinde taşıyacaklara nazaran bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar azdır.

 Son iki yüz yıldır İslâm âleminde( böyle bir âlemin bugün var olduğundan söz edebilirsek) acaba ne der diye ağzının içine bakılacak bir filozofumuz oldu mu? Olmadıysa neden? Terâkkiye mâni(!) olduğu söylenen İslâm, tefekküre de mi mâniydi?

 Bu soruları sormak, hasta yatağında son nefesiyle vedalaşmakta zorlanan bir kimseye; ‘’Dışarıda hava çok güzel, neden eğlenmek için bir yerlere gitmiyoruz?’’ sorusunu sormak kadar saçmadır.

 İslâm âlemi bilhassa XIX. ve XX. yüzyılda beli bükük, sesi kısık, nefesi yarım alarak da olsa bir biçimde var kalabilmenin derdiyle uğraşmaktan çocuk(su) sorular(ını) sormaya vakit bulamadan, hemen büyüyüp yetişkince cevaplar vermek zorundaydı.

 Müslüman toplumların hayret etmeye XIX. yüzyıldan beri vakti yoktu. Denize kıyıları vardı evet, ama suyu onlara ait değildi.

 Her yıl câri açık bir kum saatine çeviriyordu onları, içerisinde kum taneleri olmadan "mış gibi "yapılarak sürekli ters düz edilen kum saatine... 

Petrol ayaklarıyla basıp geçtikleri toprakların altındaydı, bombalar gökyüzünde.

İsimlerden çok fiilleri kullanıyorlardı cümlelerinde.

Kâfirden çok münafıkla uğraşıyorlardı.

Evet savunmasızlardı. Kılıç ve kalkanları yoktu, soruları nasıl olsundu?

Evet, kılıca yapım aşamasında nerede ne kadar su verildiğinin, kalkanlarının hangi hayvanların derilerinden yapıldığının önemi filozoflar için yoktu, bu sebeple bunları bilmek onlara bir şey kazandırmazdı.

Çocuklar tekrar sorular sorabilsin, çocuksu sorular yeniden zihnimizi meşgul etsin diye kılıçtan ve kalkandan haberdar olmak bugünün bilgeliğidir.

 XX. yüzyılda İslâm âlemine ait milletlerin sözlüklerinde filozof kelimesinin anlamı; kılıca suyun nerede ve ne kadar verildiğini bilen, kalkanların hangi hayvan derilerinden yapıldığını bilen kişi veya kişiler, bilge kişi, var kalabilen kişi olarak yazılmalıdır.

Ayaklarında sandalet yok böyle filozof olmaz deme! 

Basılacak toprakları olmayanlar ayağı neylesin?


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ŞEYH BABAM XXXI

İnsanın bitip tükenmek bilmeyen harcadıkça çoğalan bir yalnızlığının olduğunu çok küçükken fark ettim. Kızarmayan nice surata bakmak durumunda kalıyor insan, yalnız kalmanın korkusuyla. Sağım solum önüm arkam YALNIZLIK. Bu sebeple gözümü yumduğum bütün saklambaç oyunlarında elma dersem çıkacak olanla armut dersem çıkmayacak olanın aynı şey olduğunu bildiğimden yumulu gözlerimi hiç açmak istemezdim. Bütün oyunlar etrafımda kendilerini saklayan insanların hiç gün yüzüne çıkmamalarıyla son bulurdu. Eh ben de zor açardım gözlerimi. Onca yumduktan sonra... Bir yâr eli tuttuğunda bitecek dertlerinin olduğu vehmine sıkı sıkı sarılıyor insan. Oysa bir gün sıkı sıkıya sarıldığın her şeyi bıraktığında kendi ellerinle neler yapabileceğini de anlıyorsun. Bir gün İsmet Özel'le baş başa konuşuyorduk.  "Otuzumdayım ve çok zor dayanıyorum. Siz sekseninize geldiniz, bana bir şeyler söyleyin, nasıl dayandınız?" dedim ağlamaklı, yalvarırcasına. "Belki de ben şanslıydım. Şiir vardı....

ŞEYH BABAM XXIX

Şeyh Babamı diğer Hazretlerden(!) ayıran bir yanı olduğu için peşi sıra gittim. Yoksa satmışım anasını kime eyvallahım olmuş bu zamana kadar? O, nasıl desem, kendi çoluk çocuğu balerin, piyanist, barmenken müritlerinin çocuklarını zinhar devlet işlerinde çalışmamaları, kılı kırk yararak helal rızık kazanmalarının gerekliliğini hatırlatarak el yanında üç beş kuruşa bütün ömür tamahkâr bendeler olmaları gerektiğini salık veren hazretlerden değildi. Diyeceksiniz ki "E kimse kimsenin yükünü yüklenmez kardeşim, adamların çoluk çocuğu öyleyse ne suçları var yani? Nuh'un oğlu, Lut'un karısı, bunları nereye koyacaksın?", bunlara itiraz eden mi var? Gel gör ki bu hazretler(!) kendi çocuklarının yapıp etmelerini methederek ortamlarda anlatmaktan asla imtina etmeyip olur a es kaza ortamdaki gençlerden biri roman yazma düşüncem var diye bir bahis açsa, edebiyatın haramlığından dem vurmaktan, onların morallerini bozmaktan da geri durmayan kimselerdir. Gördüğüm, tanıdığım niceleri ...

Daha Az Tanıdık Olana

  Daha Az Tanıdık Olana Okumak bir kaçma eylemidir. Okuyan; anından, çevresinden, kabullerinden, bilmeyişinden kaçmaya çalışan kişi olarak karşımıza çıkar. Kimi türleri okumayı daha çok sevişi de okurun bu hâlet-i ruhiyesinin dışında düşünülmemelidir. Okurun kaçışını besleyen unsuru bütün kurguyu tasarlayan yazar, merak unsuru vasıtasıyla yönlendirir. İşin aslı yazarın, okura meraktan başka verebileceği pek bir şey de yoktur. Ne bilgi aktarımı, ne düşünmeye yönlendiriş ne de kurgunun sonunda okurun elde etmesini umduğu fark edişi umursamaz okur. Onun kâle alacağı tek şey okumaya başladığı andan itibaren merak ettiklerinin tam olarak ne zaman karşılık bulacağıdır. Zira merak duygusuna kapılır kapılmaz, okur en zayıf olduğu mevkidedir. Merak kelimesinin etimolojisine baktığımızda okurun neden zayıf düştüğünü de görürüz. Arapça, ra ḳḳ a (inceldi, acıdı) fiilinden türetilen merak, insanın karşı karşıya kaldığı herhangi bir şey karşısında duygusuna yenik düşerek bir konuma yerleşmesid...