Tahta bir sandalyenin üzerinde, gözleri seneler içinde bozularak, ellerini mürekkebe, aklını karakterlere, mısralara, düşüncelere, gönlünü satırlara vermek…
Yazar olmak; hepi topu bunlar...
Yazar ölmek?
İşte o zor.
Bir odada bütün ömrü tüket. Yalnız kendinle konuş. İnsanları anlamaya çalış. Dudak kurutur, bel büker, uyku kaçırır bu.
Dünyayla arasında hep bir cam vardır yazarın. O camın koruyuculuğuna güvenir de yazar düşüncelerini. O camın kırıldığı gün, kalem tükenir, kâğıtlar kirlenir ve yazar ölüverir kimselere söylemeden.
Petersburg... dizleri üstüne çökmüş yirmi bir kişi, gözleri bağlı, kurbanlık bir koyun gibi sıraya dizilmişler... Üçerli gruplar halinde kurşuna dizilecekler. O; altıncı sıradadır, yani ikinci grupta. Ölümüne dakikalar kala Çar'ın af haberi gelir. Ölüm yerine Sibirya'ya sürgün... Hayata kaldığı yerden devam edebileceği haberi...
Dostoyevski...
...Travma...
Tunus'tan ayrılırken sultan, eşini ve çocuklarını Mısır'a götürmesine izin vermez, amacı onu yeniden hükmettiği topraklara geri getirerek, bilgi ve birikiminden istifâde etmektir. Mısır sultanı onun için Tunus sultanına ricada bulunur. Eşi ve çocukları bir gemiyle Mısır'a doğru yola çıkar, yolda çıkan şiddetli fırtınayla gemi Akdeniz'in o soğuk sularına batar ve eşi, çocukları, kitapları, eşyaları...
Hepsi, hepsi avucundan kayıp gider, Akdeniz’in sularına...[1] Artık hiçbir şeyi kalmamıştır.
İbn Haldun…
...Travma...
Yukarıda verdiğim örnekler farklı dünyaları temsil eden ve dünyada milyonlarca insanın düşüncelerini etkileyen iki yazarın hayatlarının yalnızca bir bölümüne ait. Hemen bütün büyük yazarların hayatlarında onları bir camın arkasına sığınmak zorunda bırakan travmaları vardır.
Bir yazar öldüğünde üstünde ne kan, ne kesici bir alet, ne de yara bere aramaya hâcet yok.
Etrafında cam kırıkları var mı ona bakılmalı. Zira her yazar, cam kırıklarıyla ölür.
Belki de can kırıklarıyla, bilemedim şimdi.
[1] İbn Haldun, Mukaddime, hzl. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 18. bs., İstanbul 2018, s. 44
Yorumlar
Yorum Gönder