Batu cephesinde yeni bir şey yok.
On İki Maymun'u izledik bugün. Kurgu içinde kurgu. Çok güzeldi.
İnsanın olmak istediğiyle, olduğu arasındaki uçurum... Keşke bu kadar uzak olmasaydım.
Çevremdekilerin dertsizlikten, en ufak meseleleri aşılması zor dağlar gibi görmeleri bunu da büyük bir girdabın içindeymiş gibi anlatmaları gitgide tuhafıma gitmeye başladı.
Oysa dertten ölüp gebersem, bir cümle kuramam kimseye. Bilmem bu suskunluk hangi bulutun üstünden yelken açıp yolunu şaşırdığının ayırdına varmadan bana toslayan kuştan kaldı.
Birden epeyce şedit ve yüzsüz bir boşluk duygusu gelip çöküyor göğsüme. Git diye kovsam, gidecek yeri yokmuş da bana sığınmış gibi acayip bir melet.
Sanatçıların psikolojileriyle ilgili çok ciddi sıkıntıları olduğuna dair kanaatim kemale erdi. Kendi sıkıntılarını farkında olarak ya da olmayarak diğer insanlara da bulaştıran, bunalımlı insan topluluğu... Hem iyi ki varlar hem de keşke olmasaydılar denilenler. Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Gonçarov'u dahası, Rousseau'yu, Sartre'ı, Kant'ı, Heidegger'i okumayan bir insanın okuyandan daha mutlu bir hayat süreceğine dair girilen bir bahiste kazanacak olan tarafın hangisi olduğunu düşünmeye bile gerek var mı? Fazla mı Schopenhauer vâri oldu?
Bağımlılık yapan maddeler gibi okumak. Okudukça var olandan, gerçek dünyadan kaçış kendi içine hapsediyor insanı. Okumayı elden bırakamayanların içinde bulundukları dünyayla yabancılaşmalarını ölçebilecek bir cihaz henüz icat edilmedi belki, ama kaçı elindeki kitabı bitirdikleri an, o kurgunun, hayal aleminin bittiği ve gözleri cümlelere veda eder etmez gördükleri ilk manzaranın kendisine tanıdık geldiğini iddia edebilir ki?
Kitaplar, yanağımıza vurdukça eteğine sarıldığımız anneler gibi.
11.04.2021

Yorumlar
Yorum Gönder