Bir avuca sığdırıyordu o her şeyi.
Evet evet, bütün dünyayı bir avuca sığdırabiliyordu.
Şeytanı kucağında taşıyan kim varsa; ’’Emzirilen sensin!’’ diyordu yüzlerine karşı.
‘’Bebeklerinden meme emen annelersiniz.’’
‘’İçtiğiniz süt değil. Şirk suyu. Yediğiniz aş değil, üç öğün vesvese.’’
‘’Korkunç İvan oğlunu neden öldürdüyse’’ diyordu.
‘’Ben de işte öylece çözemiyorum bazen neyi neden yaptığımı, bir an ayılır gibi oluyorum, Oğul İvan gibi ‘sadık bir oğul ve sade bir kul olarak ölüyorum.’ diyor ve gözlerimi yeniden yumuyorum.’’
Bir çift göze sığdırıyordu o her şeyi.
Evet evet, bütün dünyayı bir çift göze sığdırıyordu.
‘’Siz’’ diyordu, ‘’Göz bebeklerinizin hakkını vermeyi bir kez olsun düşünmüyorsunuz.’’
‘’Siz yalnız güzele; gözünüzün el verdiğine talipsiniz, oysa ben bilhassa, çirkine dair ne varsa; göze pis, göze habis görünen ne varsa onunla tanıştırıyorum göz bebeklerimi.’’
‘’Böylesi’’ diyordu.
‘’Şükre daha yakın tutuyor beni. Böylesi şirkten daha uzak kılıyor.’’
Bir çift kulağa sığdırıyordu o her şeyi.
Evet evet, bütün dünyayı bir çift kulağa sığdırıyordu.
Onu ne zaman görsem kulaklarını iki eliyle sıkı sıkı kapatıyordu.
‘’Van Gogh’’ diyordu böyle zamanlarda, ‘’kulak memesini kesip bir fahişeye neden verdiyse ben aynı sebeple kulaklarımı tıkıyorum.’’
‘’Yoksa’’ diyordu, ‘’duyacağım ilk sese ben de kapılıp gideceğim.’’
Bir tek dile sığdırıyordu o her şeyi.
Evet evet, bütün dünyayı bir tek dile sığdırıyordu.
‘’Dil’’ diyordu, ‘’dil susunca; insan hiç yaşamamış gibidir.’’
Korkusundan susan insan, dilini tutmayı öğrenen insan sükûtuyla şöyle diyormuş ona göre;
''Pekala beni öldürdünüz. Bırakın, bedenim emr-i Hak vâki oluncaya değin sürünüp durmaya devam etsin yeryüzünde.''
Bir tek burna sığdırıyordu o her şeyi.
Evet evet, bütün dünyayı bir tek burna sığdırıyordu.
‘’Burnumu her şeye sokmayı bir vazife bildim’’ diyordu. ‘’Pis bir kokuysa burnuma gelen, burnuma pis kokular geliyor deyip kenara çekilmeyi zûl addettim. Burnumu tıkayıp geçmedim. Belki her yeri misk ü amber kokusuyla donatamadım fakat o koku ciğerlerime/mize dolmasın diye yapmam gereken şey ne idiyse ben hep onu yaptım.’’
‘’Âdem Nebi'ye öğretilen ''isimler''den murad, kuvve-i nutkıyye'dir.’’
''Oğlum, aklınla aranı iyi tut.'' diyordu.
''Kaygıların hasıyım, ad oldu insan bana'' dizesini bir vird haline getirmiş, gözü bir bulutlarda bir toprakta tekrar ederek yürüyordu yollarda.
Bir keresinde:
''Her ilim hatadan korunmak için vardır. Hatalar olmasa insanoğlu ne matematik, ne edebiyat, ne coğrafya ne de başka herhangi bir ilmi ortaya çıkarabilirdi. Oğlum hata yapmaktan korkma, günah işlemekten kork!'' deyip virdini söyleye söyleye beni arkasından bakakalmış, şaşkın bir halde bırakıp usulca ayrıldı yanımdan.
Sahi ne iş yapıyordu?
Tekstil işçisi demişti bir aile büyüğümüz. Terzi imiş evvelce, iş yapamaz olup, bir atölyede almış soluğu. Ben aile büyüğümün yalancısıyım. ''Terzi iken her dikişi yaralı gönlüme atıyordum,'' diyormuş '' oysa bu atölyede her dikişle bir gönül yaralıyor gibi hissediyorum.''
Yaşı kaçtı?
Kime sordumsa bir cevap alamadım.
Kimi kimsesi yok muydu? sorusundan tutun, bunca ilmî tahsilini nereden edindiğine dair hakkında birbirimize sorduğumuz onlarca soruya hiçbirimiz bir cevap veremiyorduk.
Parası pulu yoktu fakat kılık kıyafeti yerli yerinceydi.
Bir keresinde bana:
''Anam hep: ’Oğlum, aç gezsen de tok sallanacaksın.' demişti.
İlk önceleri riya gibi geliyormuş ona böyle davranmak.
Sonra nasıl atlattınız bu vaziyeti diye sordum.
''İnsanlara karşı tek riyâkârlığım, bütün ömrümce yalnız bu oldu.'' dedi.
Bu sabah okunan selâ, onun göçünü haber veriyordu.
‘’Şimdi ölü bedeninin üzerine attığımız toprak, ona ana kucağı, ona yumuşak bir yorgan oldu.’’ diyorum kendi kendime.
Son gördüğümde bana, oğlum demişti:
''Annemin kucağına yattığımda, üzerime yorganımı sıkıca ört. Ben bu saatten sonra ancak, oraya sığabilirim. Anne kucağına.''

Yorumlar
Yorum Gönder